Categories

archive Block
This is example content. Double-click here and select a page to create an index of your own content. Learn more


Authors

archive Block
This is example content. Double-click here and select a page to create an index of your own content. Learn more
İspanya ve Türkiye’nin Demokrasi Yolculuklarında Yerel Yönetimlerin Rolü

İspanya ve Türkiye’nin Demokrasi Yolculuklarında Yerel Yönetimlerin Rolü

Evin Deniz

Aslında Türkiye’de İspanya’yı anlatmak hem çok kolay hem çok zor; hem Akdeniz kültürünün ötesinde benzerliklerimiz var hem de İspanya’yı bir Avrupa ülkesi olarak görüp aynı torbaya koyduğumuz için belli başlı ön kabullerimiz. Ama ben Türkiye’de İspanya’yı, İspanya’da da Türkiye’yi anlatma konusunda deneyimli olduğum için daha önce de kullandığım ve insanların mimiklerinden işe yaradığını anladığım yöntemlerimi kullanmaya çalışacağım. 

İspanya’yı da Türkiye’yi de anlamak için karışık tarihlerinin dehlizlerine inmek zorunlu. Her iki ülke de atipik, istisnai ve hiçbir gruplandırmaya kolay kolay giremeyen cinsten. Son olarak genel bir ipucu; Türkiye için doğusu neyse, Avrupa için de İspanya odur diyebiliriz, her şey İspanya’ya geç gider mesela, demokrasi de dahil…

Ankara-İstanbul Ve Madrid-Barselona Karşılaştırmaları 

En çok kullandığım analojilerden başlarsam; Ankara – İstanbul karşılaştırması yaparken, işte aynı Madrid-Barselona gibi demek yeterli oluyor. Her genelleme gibi bu da yanlış aslında ama aynı zamanda çok da açıklayıcı. Konumuza döner ve sondan başlarsak Gezi Ayaklanmaları ve Öfkeliler Hareketi de aslında çok farklı nedenlerden ama çok benzer taleplerle ortaya çıktılar. 15 Mayıs hareketi denilen, Güneş Kapısı (Puerta del Sol) isimli Madrid kent meydanında kitlesel bir eylem sonunda gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması talebiyle kamp kuran bir grup gencin başlattığı ve ertesi gün tüm ülkeye yayılan daha sonra da Amerika’da İşgal Hareketi olarak tekrarlanan hareket… 

15 Mayıs 2011 tarihinde, iki partili sistemin paydaşı olan partilere, bankalara, artık güvenemedikleri sendikalara ve yolsuzluklara karşı ortak bir eylem düzenlendi. Çok büyük katılımın sağlandığı gösterinin en çok dillendirilen sloganları; Gerçek Demokrasi Hemen Şimdi! (¡Democracia Real Ya!), Bizi Temsil Etmiyorlar! (¡Que No Nos Representan!), Politikacıların ve bankacıların ellerindeki kuklalar / mallar değiliz! (No somos marionetas / mercancía en manos de políticos y banqueros). Yöntem olarak Gezi Ayaklanmalarında da bizzat yaşadığımız bir deneyim. Her ikisi de “gerçek demokrasi” istiyordu. Ne seçim sonuçlarıyla 4 yıllığına boyunduruk altına girmek, ne de ekonomik kriz bahanesiyle karar alma süreçlerinin iyice dışına itilmek kabul edilebilirdi. 

Yakından baktığımızda durum çok farklı görünebilir; orada gayler ve lezbiyenler evlenme ve evlat edinme hakkına sahipler, sadece öğrenci evlerinin değil, maaşı tek başına oturmaya yetmeyen çoğunluğunda paylaştığı evler genelde “kızlı erkekli” de olabilir ama bu aslında istedikleri gibi yaşayabildikleri anlamına gelmiyor. Gençlerinin yüzde 50’sinden fazlası işsiz, nüfusunun büyük çoğunluğu ipotek çıkmazına itilmiş bir ülkede kararları halkın vermediği açık. Öte yandan Türkiye’nin IMF borcunu bitirişi kutlanırken dış borcu üç misline çıkmış kimin umurunda. Kriz teğet mi geçti hiç mi gitmedi tartışılır ama demokrasi konusunda krizi hiç aşamadığımız kesin. Sadece AKP döneminden ya da İspanya’da kriz döneminden kaynaklanan bir demokrasi problemi olmadığı ortada! 

Franco’dan 12 Eylül’e Anayasalar

İşte tam da bu noktada başka bir analoji yetişiyor imdadımıza: her ne kadar ters yönlere işliyorlarmış gibi görünseler de uzun vadede benzer sonuçlar doğuran iki süreç; bir tarafta Türkiye’de 1980 darbesinin meydana gelmesi ve sonrasında yeni Anayasa hazırlanması dönemi, diğer tarafta da Franco faşist diktatörlüğünden demokrasiye geçiş süreci, 1977-1978 kurucu süreci ve hala yürürlükte olan 1978 Anayasası… 

Çelişkili gibi duran bu benzetmedeki iki gelişme de kapitalist sistemin gereksinimleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Türkiye’de neoliberal politikalara geçişi engelleyen güçlü bir sol hareket varken, İspanya’da yine neoliberal politikalara geçit vermeyen dışa kapalı bir ekonomi ve bunu dayatan faşist diktatörlük söz konusuydu. Türkiye’de var olan demokrasiyi rafa kaldıran, İspanya’da ise sözde demokrasi getiren bu iki süreç kapitalist sistemin o anki gereklerini yerine getirecek şekilde işledi.

Avrupa’da 20. yüzyılda en uzun süren diktatörlük (1939 -1975 arası, 36 yıl) Franco diktatörlüğü oldu. Demokrasiye geçiş yine rejim eliyle mecburiyetten gerçekleşti. 1950’lerde yaşanan ve içinden çıkılamayan ekonomik krizle, dışa açılmayan bir ekonominin bu tür zorlukları hep yaşayacağı ve dışa açılmak için de kabul edilebilir ölçülerde demokratik bir rejime sahip olunması gerektiği sonucuna ulaşan rejim, daha doğrusu rejimle ortak çalışan elit tabaka yani sermaye, dönüşüm sürecini başlattı. Gece muhabbetleri sırasında detaylarına karar verilen bu değişim, çoğunluk partileri ile rejimin elit tabakası / sermaye arasında yapıldı dense yalan olmaz. 1956’da öğrenci hareketleri ile başlayan ve 1960’larda – 1970’lerde mahalle dernekleri üzerinden örgütlenen çoğunluk bu dönüşüm sürecinin dışında bırakıldı. 

Madrid Yurttaş Hareketi’nin Sonu

Aslında bu hareketler halkın demokrasi algısını geliştirmiş ve rejimi değişime zorlayan etkenlerden biri olmuştu. Ancak bu çoğunluğun temsilcileri çoğunlukçu partilerin içinde eritildi. Buna en iyi örnek Madrid Yurttaş Hareketi’nin sonu denebilir. Madrid’in hemen tüm gecekondu mahallelerinin (aynı zamanda işçi mahalleleri bunlar) yarattığı bu mücadele Manuel Castells’in de iyi günlerine denk geldiğinden ilgisini çekti ve bu hareket üzerine araştırmalar yaptı. Ancak kimse bilmez ya da dillendirmez de aynı Castells bu sözde demokrasiye geçiş sürecinin de Sosyalist Parti üzerinden baş aktörlerinden birisidir. 

Neyse sadede gelelim, zamanın en büyük kentsel politik hareketi olan bu hareket 27 mahallenin devlet eliyle dönüşümünü ve mahallelilerin (kiracılar dahil) kendi mahallelerinde ev sahibi olmalarını sağladı. Tabii ki bu müdahalede inşaat sektörünün ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanma kaygısı da önemli bir rol oynadı. Ancak bu mücadelenin başarısını gölgelememeli, çünkü mücadele konut mücadelesini çok aşmıştı, hayat pahalılığından demokrasi ve örgütlenme özgürlüğüne kadar birçok konuda talepleri vardı. 1977’de ilk demokratik genel seçimler, 1979’da da ilk demokratik yerel seçimler gerçekleştirildi. 

Özellikle yerel seçimlerde aday gösterilen Madrid Yurttaş Hareketi üyeleri seçimlerde Komünist Parti’nin ve Sosyalist Parti’nin çok yüksek oylar almalarını sağladılar. Hareketin temsilcileri yerel yönetimlerde görev aldıklarında mücadelenin devamına gerek kalmadığına, kendilerinin yetkileri aracılığıyla gerekeni yapacaklarına kanaat getirdiler ve mücadelenin sönümlenmesine neden oldular. Yani yerel yönetimler demokratik hayatlarına daha başlarken gerçekten politik olanı, kendileri yok saydılar ya da gereksiz gördüler… 

Ortak Bir Başka Nokta: Bürokrasi

Ve İspanya ile diğer bir ortak noktamız: Bürokrasi. Yerel yönetimler ve genel olarak devlet aygıtı Franco rejiminden devraldığı bürokrasiden hiç vazgeçmedi. Buradaki bürokrasi Weber’in anladığından çok farklı bir bürokrasiydi elbette, faşist bir yönetimin dayattıklarının uygulanması üzerine kuruluydu. Bu yüzden karar alan ile uygulayan arasındaki uçurum hiç kapanmadı. Yerel yönetimler konusunda önde gelen Katalan akademisyen Joan Subirats’ın dediği gibi bu bürokrasi makinası kör ve kayıtsız bir şekilde işler; tek hedefi verilen emri uygulamaktır ve tabii ki böyle bir yapı değişime ayak uyduramaz. 

Bu ortamda bir de yeni oluşturulan otonom bölgeler hatları karıştırdı. Tam bir federal mantıkla kurulmayan, Franco dönemi boyunca dilleri yasaklanmış, baskı altında tutulmuş İspanya halklarına tam da istedikleri özerkliği vermemek için benzeri olmayan bir otonom bölgeler sistemi uyduruldu. Baena de Alcazar’a göre bu yalnızca ‘işlevsel federalizm’di. İspanya halklarının yaşadığı zulüm ile Türkiye halklarının yaşadığı arasındaki benzerliği vurgulamaya gerek bile yok bu aşamada. Hatta Franco döneminde ETA’nın doğuşu ile 12 Eylül döneminin hemen ardından PKK’nın ortaya çıkışını da sizin yorumlarınıza bırakıyorum. Yani otonom bölge yönetimlerinin de kurulmasıyla uygulama süreçleri daha karmaşık hale geldi. Ayrıca görev ve yetki dağılımındaki belirsizlikler farklı yönetim birimleri arasında sorunlar doğmasına neden oldu.

Ve ortak ilgi alanımız: Avrupa Birliği. Daha eskiden kalma yerel yönetimlerle yeni yetme otonom bölge yönetimleri arasındaki görev dağılımı tam olarak açıklığa kavuşturulamamışken İspanya Avrupa Birliği’ne üye oldu, yıl 1986. Ulus-ötesi politikaların da bu karmaşık siteme eklemlenmesi, yönetim birimlerinin daha da parçalanmasına ve karmaşıklaşmasına neden oldu. AB fonlarını alabilmek için birbirleriyle yarışan yerel yönetimler arasında gereksiz bir rekabet doğdu. Fonların ne yapılması gerektiğini dikte eden yapısı en mahalli konularda bile yerelde karar alınmasını engeller hale geldi. AB’nin bu dikte politikalarıdır bugün İspanya’nın krizi bu kadar ağır yaşamasının sebep olan… Yani AB’ye giren bir pişman, girmeyen bin pişman!

İnşaat, Turizm ve Tüketime Odaklanmış Ekonomiler

Bu noktada analojiye bile gerek kalmadan söyleyebiliriz; AB üyeliği ve öncesinde İspanya’ya biçilen rol ile Türkiye’ye biçilen rol bire bir örtüşür nitelikte. Ekonomisinin yalnızca inşaat, turizm ve tüketime odaklanması, dahası tüketim ve inşaat sektörleri üzerinden ekonomisinin finansallaşması bize ne kadar da tanıdık, değil mi? İspanya’nın bugün bu krizi bu kadar yoğun yaşamasının nedeni bu rolündeki başarısı aslında. AB fonları ile ülkeyi uçtan uca yeniden inşa ettiler, Almanya’da olmayan altyapı İspanya’da var ama önemli bir kısmı ya hiç kullanılmıyor ya da çok az kullanılıyor. Bir yandan konut ve kentsel altyapı (otoyollar, tren yolları, havaalanları vs.) inşaatları hızla artarken, diğer yandan da konut fiyatları çok yüksek oranlarda artış gösterdi. 1997-2007 yılları arasında konut stoku yüzde 30 artarken (7 milyon konuta tekabül ediyor, böyle bir ihtiyaç olabilir mi!), konut fiyatları da yüzde 220 yükseldi (López & Rodríguez, 2011)

Bu hiç durmayacakmış gibi görünen fiyat artışları insanları ne olursa olsun konut sahibi olmaya yönlendirdi. Bankalar da bu eğilimi çok uzun vadeli mortgage kredileri ile destekledi. Daha kötüsü son yıllarda kredi alamayacak durumda olan insanların belgeleri bankalar tarafından manipüle edilerek kredi verilir hale getirildi; krize neden olan (Amerika ile doğrudan bağlantılı) subprime krediler verildi. Bu küresel finans sistemi o kadar garip bir şekilde işliyor ki bankalar bile sattıkları mortgage kredilerinin ne kadar toksik fon içerdiğini bilemez hale geldiler. Diğer taraftan gayrimenkul en karlı yatırım haline geldi ve ev sahibi olanlar da ikinci, üçüncü evlerini aldılar. Ev sahibi olanların yüzde 35’i birden çok eve sahiplerdi (López & Rodríguez, 2011).  

Müşteri Bekleyen Bir Milyon Konut 

İnsanların hayatlarını ipotek altına alma pahasına kendilerini ev almak zorunda hissetmelerinin temel nedeni ise hiçbir kontrol uygulanmayan çok yüksek kiralar. Çok yüksek kiralar ödemek yerine kredi borcu ödeyerek ev sahibi olmak insanlar için en mantıklı seçenek haline getirildi. Bu sıkışmışlık duygusu aracılığıyla insanların acımasız kredi koşullarını kabullenmeleri sağlanmıştır. Sonuç olarak ev sahipliliği oranı 2007 yılında yüzde 87’ye ulaştı. Bu oran ev sahipliliğinde başı çeken İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde ulaşılan en yüksek oranın (yüzde 70) çok çok üzerinde bir oran... 

2008 yılının sonunda İspanya gayrimenkul piyasasında satılamamış bir milyon konut bulunmaktayken, İspanya hane halkı borçları ülkenin GSMH’sının yüzde 84’üne tekabül ediyordu (López & Rodríguez, 2011). Bu istatistikler her geçen gün bize daha da tanıdık geliyor. Türkiye’de de inşaat sektörünün ve daha da önemlisi TOKi’nin bize dayattığı gelecek de bu değil mi aslında?

İspanya’da yaşanmakta olan krizle ilgili biraz daha ayrıntı vermek gerekirse; 2008’de başlayan küresel ekonomik krizle birlikte işsizlik oranı hızla artmaya başladı. 2006-2007 yıllarında yüzde 8’e düşmüş olan işsizlik oranı 2010 yılında yüzde 20 ve son olarak 2013 yılının ilk üç ayında yüzde 27,16’ya yükselmiştir. İşsiz kalanların ipotek borçlarını ödeyememeleri sonucu evlerini kaybetmeye başlamaları, bu ekonomik krizin en acımasız yüzünü göstermiştir. 

İspanya’da 2013 yılı itibariyle 400.000 ailenin evlerinden çıkarılmaları için işlemler başlatılmıştır ve binlerce aile evlerinden çıkarılmıştır (Colau & Alemany, 2013). Nedeni her ne olursa olsun ipotek borcunu bir ay ödeyememek bankanın gerekli işlemleri başlatması için yeterli bir nedenken, yargıçların durumu yorumlama hakları da yok. 

Sonuç olarak ipotek borcunu ödeyemeyen aile evini kaybetmekle kalmıyor, faizle hala büyümekte olan çok yüksek bir borcu yaşamları boyunca ödemek zorunda bırakılıyorlar. İspanya’da genel olarak söylendiği gibi “hayati bir iflas” yaşıyorlar. Bu durumu kaldıramayan ve ölümü tercih eden, evlerinden çıkarılacakları gün intihar eden insanlar da oldu. Kriz sadece süründürmüyor, öldürüyor da… Yunanistan parlamentosu önünde kendini yakan emekli ile Türkiye’de 17 Aralık 2013 tarihinde meclisin önünde kendini yakmaya kalkan vatandaşın da benzer sebeplerden bu noktaya geldikleri aşikar. 

İnşaat Sektörü ve Yolsuzluklar

Gayrimenkul patlamasında da başrolü aslında yerel yönetimler oynadılar. Nasıl mı? Franco döneminde olduğu gibi inşaat firmaları ile yakın ilişkiler kurarak. Rakamlar anlatıyor; 2000 yılından bu yana ortaya çıkan en büyük 15 yolsuzluk vakasının bilançosu: 6.839 milyon avro (Ocak 2013). Temmuz 2013’de sonuçları açıklanan başka bir araştırmaya göre ise yolsuzluğun İspanya ekonomisine sosyal maliyeti yıllık 40 trilyon avro olarak belirlendi. Aynı araştırmaya göre yolsuzluğun bu kadar yaygın olduğunu bilmek bile insanların gündelik hayatlarını etkileyecek düzeyde güvensizlik yaratıyor. 

Ocak 2013 sonuçları açıklanan bir ankete göre halk, hem merkezi yönetimin, hem otonom bölge yönetimlerinin, hem de yerel yönetimlerin bu konuda uzmanlaştıklarını düşünüyor. Özellikle kitle partileri kendi finansmanlarını bu yolla sağlıyorlar. En son örnek; şu anda devam eden bir yolsuzluk soruşturmasında, Halk Partisi mali müşaviri Barcenas’ın inşaat firmalarından aldığı rüşvetleri parti yöneticilerine paylaştırarak zarflarda teslim ettiği ortaya çıktı. (Bu örneğin 17 Aralık 2013 tarihinde başlayan ve hala devam eden operasyondaki şüphelilerle bire bir örtüşmesi de tesadüf olmasa gerek.) 

Hatta kitle partilerinin kendi aralarında kimin daha çok yolsuzluk yaptığı üzerine tartışmaları bile normalleşti. Halkın yüzde 74’ü yolsuzluğun arttığını, yüzde 89’u ise adaletin, politikacılara diğer vatandaşlara olduğundan daha insaflı davrandığını düşünüyor. Biz de hep sormaz mıyız “hangi adalet?” diye. Ve halkın yüzde 86’sı da yolsuzluk yapan politikacının tüm görevlerinden istifa etmesi gerektiğine inanıyor. Burada da herhalde analojiye bile gerek yok; bizde de ihalelerin nasıl yapıldığı ve kimlerin aldığı ortada… (Küçük bir örnek vermek gerekirse yerel seçimler öncesi Ankara’daki bütün trafik levhalarının ve metro istasyonlarındaki bütün yürüyen merdivenler neden değişir acaba?)

Devşirme Yöntemler Ve Siyaset İle Siyasalin Ayrışması  

Tüm bunlardan öte, demokrasiye ve halkın kendi hayatı, kenti ve parçası olmak istediği topluma dair karar süreçlerine dahil olma çabasına asıl darbeyi vuran özel sektörden yerel yönetimlere devşirilen “management” odaklı politikalar, diğer bir değişle “governance” yönetişim… Katılım adı altında politik tepkiyi ehlileştirmekten başka bir işe yaramayan ama tam da bu nedenle yönetimlerin işine gelen bu yöntemler İspanya’da da yoğun olarak kullanılıyor. Uzaktan baktığımızda ‘en iyi uygulamalar’danmış gibi gelen bu politikaların iyi incelenmesi gerekiyor. Demokrasinin var olabilmesi için eşitlik şartsa, eşitsizliklerin bu kadar arttığı bu toplumlarda katılım mekanizmaları ne işe yarar ki? 

Her türlü politik mücadeleden soyutlanmış katılım süreçleri, steril salonlarda anketler ve uzman yönlendirmeleriyle belli başlı dernek vb. kuruluşların fikirlerinin alınması halkın katılımı anlamına gelir mi? Dahası katılım yalnızca karar alma sürecinde kalırsa, yani uygulama ve kontrol aşamalarında da devam etmezse sürdürülebilir olur mu? Kendini sürecin parçası hissedemeyen, sorumluluk ve inisiyatif alamayan halk, bireysel ya da örgütlü bir şekilde, sadece arada sırada, diğer konulardan soyutlanmış olarak fikri alınınca neye katkıda bulunmuş oluyor? 

Bu sorular sonsuza gider ama bizim gitmek istediğimiz nokta siyasetle siyasalın ayrıştırılmasındaki sıkıntı. İngilizcedeki karşılıkları “the political and politics”... Burada asıl talep edilmesi gerekenin politik, yani siyasal alanda eşitlik talebi, yani adalet değil ya da katılma hakkı değil, bundan çok daha öte bir şey gerekli. Politik olarak eşit şartlarda, eşit kapasite ile politik olarak hareket edebilme yetisi… 

Bu durum “demokrasi sonrası” (post-democracy) tartışmalarında “katılım zorbalığı” (tyranny of participation) olarak geçiyor. Yine aynı tartışmalarda öne çıkan bir başka önemli konu ise, “ekonominin depolitize edilmesi” (depoliticization of economic), ekonomik kararların yalnız bu tür katılım süreçlerinde değil, hiçbir platformda tartışılmaması. Bunlar sanki politik kararlar değillermiş ve sanki başka yolu yokmuş gibi ön kabuller hepimize benimsetilmiş durumda. Daha beteri ve aslında en etkilisi, sermaye tarafından sürekli bir acil durum hali hissiyatı besleniyor ve bu ahval içinde en önemlisi ekonomiyi kurtarmakmış gibi davranılıyor. 

Nitekim ekonomik krizde de aynen böyle oldu, bankalar kurtarıldı ama milyonlarca insan evinden atıldı. Son olarak yine bu demokrasi sonrası tartışmalarında öne çıkan ve daha önce de değindiğim iki konu; “uzman yönetimi” (expert management), sanki benim her gün yaşadığım sorunu herhangi bir uzman benden iyi bilebilirmiş ve hiç üstesinden gelmek durumunda kalmadığı bir soruna benden iyi çözüm bulabilirmiş gibi… 

Yerel Yönetimlerin Depolitize Edilmesi

Bir diğer konu da, AB konusunu konuşurken söyledik: Ulus-ötesi kurumların yönetimi ele geçirmesi… Kısacası, yerel yönetimler alanının depolitize edilmesi ve yerel yönetimlerin şirket genel kurulu gibi işlemesi, sorunun temelini oluşturuyor. Başka şekilde söylersek, demokratik kurumsal rejimin, demokratik politik olanı, ondan rol çalarak ama aslında tam tersini yaparak sömürmesinden bahsediyoruz denebilir.

Tekrar İspanya’ya dönersek, Öfkeliler Hareketi tam da demokratik politik olanı (hem yöntem olarak hem de mekânsal olarak, kamusal alanı) geri almak amacıyla önce bu kadar bilinçli olamadan ama zamanla örgütlenme pratiği içinde bunun farkına vararak gelişti. Ayrıca bu hareketin 22 Mayıs 2011 otonom bölge seçimleri öncesinde gerçekleşmesi ve seçim komitesinin bu hareketi seçimlerin selametini tehdit ettiği gerekçesiyle engellemeye çalışması da bir tesadüf olmasa gerek. 

“Gitmiyoruz, Yayılıyoruz” 

Madrid kent meydanında 28 gün süren komün, mahalle derneklerine doğru yayılarak dağıldı. 12 Haziran 2011 Pazar günü kendi iradeleri ve “Gitmiyoruz, yayılıyoruz” (No nos vamos, nos expandimos!) sloganlarıyla, çadırlarını söktüler ve meydanı temizleyip mahallelerine dağıldılar. İlk bir yıl boyunca hareketin kendisi, komün deneyimi ve insanların bireysel deneyimleri çok konuşuldu. ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ dendi. 

Bütün bunlar bizim de Gezi ayaklanmaları ve devamındaki forumlara dağılma süreciyle yaşadıklarımızla bire bir örtüşüyor. Bundan sonra yapılması gereken yerel yönetimlerin bahsettiğimiz kurgusuyla bizden aldığı demokratik politik alanı yeniden ele geçirerek, gerçek bir katılımla yerel yönetimlerin toplum için çalışmasını sağlamak üzerine yerelde yoğunlaşmalı diye düşünüyorum. Önümüzdeki yerel seçimlerde bu mücadelenin aslında sandığımızdan daha haklı ve etkili bir mücadele olacağını gösterecektir diye umuyorum…

(Evin Deniz, Madrid Otonom Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Aynı zamanda Bilkent Üniversitesinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Lisans eğitimini ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümünde tamamlayan Deniz, yüksek lisans eğitimini İspanya'da sosyoloji alanında yapmıştır. Halen kentsel toplumsal hareketler konusunda doktora çalışmasını sürdürmektedir.) 

(Bu yazı, Evin Deniz’in Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından düzenlenen 2. Mimarlığın Sosyal Forumunda 22 Kasım 20134 günü yaptığı konuşmanın gözden geçirilmiş halidir. Yazı,  Redaksiyon dergisinin 6. Sayısında yayınlanmıştır. Ara başlıkları biz ekledik.)

Saraçoğlu Mahallesi'nin Tahsisleri Kaldırıldı

Yerel Seçim Süreci, Gezi ve Demokrasi “Hizmetin Ötesini Talep Etmek”

Yerel Seçim Süreci, Gezi ve Demokrasi “Hizmetin Ötesini Talep Etmek”