Yerel Seçim Süreci, Gezi ve Demokrasi “Hizmetin Ötesini Talep Etmek”

30 Mart yerel seçimlerini, İlhan Tekeli’nin seçimler öncesi yaptığı bir konuşmada dile getirdiği görüşlerin ışığında yeniden gözden geçirmek çok öğretici olacaktır. 

Tekeli, 21 Kasım 2013 günü Mimarlar Odası Ankara Şubesinin düzenlediği Mimarlığın Sosyal Forumu’nda Gezi deneyimine de değinerek özetle şöyle diyordu:

“Gezi türü yeni bir demokrasi talebimiz varsa, seçimde biz hizmetin ötesini istemeliyiz. Hizmet ne ki? Zaten yapacaksın. Ben ondan ötesini istiyorum. Hizmet getiriyorum, görevimi yapıyorum diye benden oy sadakati talep edemezsin. Benden oy sadakati talep etmenin yolu, hizmetin ötesini vermektir.

“Eğer ben demokrasi talebimi hizmetin ötesinde, ‘insanın kendisini gerçekleştirmesi’ ve ‘saygınlık talebinin karşılanması’ üzerinden üretirsem, o zaman ciddi bir şey yaparım. Eğer böyle bir demokrasi talebi formüle edersek dünyaya ve demokrasi arayışına özgün bir katkı yapmış oluruz. Türkiye’nin böyle bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Gezi böyle bir uç verdi ve onun için de umut taşımaktadır.”

İlhan Tekeli’nin Mimarlığın Sosyal Forumunda yaptığı konuşmanın tamamını aşağıda bulacaksınız. Konuşmanın görüntülü kaydını http://kentinsesi.tv/?p=132 bağlantısından izleyebilirsiniz:


Mimarlar Odası böyle bir toplantı örgütleyince, benden de konuşma istediler ve ben de kabul ettim severek. Konuya ve konuşmacılara bakınca, galiba iki odağı var bu toplantının. Birinci odağı, 1970’lerde gelişmiş bir toplumcu belediyecilik var. Son yıllarda bu tartışılmaya başladı. Özellikle Çankaya Belediyesi bunun öncülüğünü yaptı. Ben de o hareketin parçası olduğum için, için için seviniyorum. Bizim geçmişteki faaliyetlerimiz de gün yüzüne çıkıyor diye.

Ama bir ikinci çerçeve var; aslında ikinci çerçeve daha önemli ve güncel bir çerçeve. Bu çerçevede Gezi olayları etrafında oluşan ve bence Türkiye demokrasi tarihi bakımından çok önemli ve önemini gittikçe daha fazla hissedeceğimiz bir gelişme var. Gezi, Türkiye ilk defa bir demokrasi kalitesi talebi yarattı ve dikkat ederseniz o tarihten beri herkes bu konuda konuşuyor ve etkinliğin kendisinin büyüklüğünden çok daha büyük sonuçları olan bir dönüm noktası. 

Açış konuşmalarında konuşan arkadaşların da söylediği gibi, Türkiye çok yakında bir yerel yönetim seçimlerine girecek. Biz bu yerel yönetim seçimlerinde eskisi gibi hizmet yarışı mı konuşacağız, yoksa bir demokrasi krizini aşmanın yollarını yerel yönetimden başlayarak tartışacak mıyız? 

Her konuştuğum yerde şunu söylüyorum: Önümüzdeki yerel yönetim seçimleri, Türkiye’nin demokrasi kalitesini geliştirmesinin tartışılacağı bir fırsat olmalıdır. Aslında yerel yönetim seçimleri olması bu seçimlerin, bu bakımdan da çok uygundur.

Kanımca, biraz sonra işleyeceğimi şekilde ortaya çıkacak ki, bir demokrasinin kalitesi merkezden tartışılamaz. Yerel yönetimler üzerinden tartışılan bir demokrasi, işte demokrasi kalitesini yükselten bir demokrasi olabilir. 

Onun için konuşmamın daha büyük kısmında,  bu yaşadığımız demokrasi krizini analiz etmek istiyorum. Şöyle düşünmememiz gerekir, bunu vurgulamak istiyorum: Evet, bir iktidar var ve bu iktidarın eylemleri sonucu ortaya çıkmış bir demokrasi krizi var. Ama işte 46’dan bugüne gelen bir demokrasi tarihini gözden geçirdiğinizde, krizin kökenleri demokrasinin Türkiye’de kuruluşundan geliyor ve demokrasinin kurulduğu noktada araçsal bir demokrasi olarak kurulması, bugünkü krizin temel nedenidir. Bugün demokrasi araçsal demokrasi olarak algılanmaktadır ve tabii Gezi’nin çok değişik yorumları var, ama kanımca Gezi’nin getirdiği temel talep araçsal demokrasiyi aşma, demokrasiyi derinleştirme talebidir. 

O zaman şöyle bir şey soralım: Bizim demokrasi pratiğimizde ve sivil toplum örgütlerimizde demokrasiyi derinleştirme konusunda birikimimiz nedir? Çok fazla birikimimiz yok. Çünkü bunu tartışmadık, bütün demokrasi tartışmasını araçsal demokrasi üstünden götürdük. 

Onun için diyorum ki, bugün yerel yönetimin kalitesi demokrasi krizimizle yüzleşmeden ele alınamaz. Önce biz yaşadığımız demokrasi krizimizle yüzleşmeliyiz. Bakın, bütün sorunların altında, Türkiye’de yaşanan bir demokrasi krizi görebilirsiniz. İstanbul’da yaşanan kentsel dönüşüm bir demokrasi krizidir. Kürt sorunu bir demokrasi krizidir. Mimarlık konusunda Başbakanın tarihsel stil saptaması bir demokrasi krizidir. Üniversitelerde YÖK’le yaşananlar bir demokrasi krizidir. Bir Başbakanın topluma çılgın projeler önerebilmesi demokrasi krizidir. TOKİ’nin Doğanbey’de yaptıkları bir demokrasi krizidir. 

Biz bu olayları tek tek tartışarak bir çözüm bulamayız. Demokrasiyi tartışmamız gerekir. O olaylar da bunun içinde yerini alacaktır. O olaylar kendi başlarına eleştirilmekten çok, yaşadığımız demokrasi krizinin kanıtları olarak ele alınmalıdır. 

Çok basit olarak bunun tarihi köklerine ilişkin bir şey söyleyeceğim. Biliyorsunuz Türkiye 1946’da çok partili rejime geçti ve Türkiye o zamandan beri önemli bir demokrasi pratiği yaşıyor. Acaba bu kurulan demokrasi nasıl bir demokrasiydi?

Araçsal demokrasi dediğimde şunu demek istiyorum. Bunu açıp ve bugünkü demokrasi pratiğinin sorunlarını bunun içinden çıkartacağım. Araçsal demokraside, daha önce şöyle bir şey vardı Türkiye’de, Cumhuriyetin başında. Cumhuriyet ne diyor? “Egemenlik Milletindir” diyor. Bu aslında bir demokrasi ilkesi. Bir de Cumhuriyet var; Cumhuriyet ise bir proje. Temel olarak formüle ederseniz, bir radikal modernite projesi. 

Aslında radikal modernite projesinin, demokrasi içinden çıkması mümkün değil, ama 1946’ya kadar bu çelişkinin açıkça ortaya çıkmamasının nedeni, iki kademeli seçim. İki kademeli seçimde her şeyi kontrol edersiniz. Mustafa Kemal’in bir ilginç özelliği var. İdeolojisini kimseye yaptırmıyor, kendisi yapıyor. İttihat Terakki gibi değil, Ziya Gökalp yapmıyor. Başkasına da izin vermiyor. Onun için demokrasi konusunda yazdıkları “Medeni Bilgiler” kitabı var. Afet İnan’ın ismiyle yayınlanmıştır, ama önemli bölümleri Mustafa Kemal’in kendisinin kaleme aldığı bölümlerdir. 

Burada diyor ki; esas olan demokrasi ilkesidir ve bunun en gelişmiş biçimi Cumhuriyettir. Bu çelişki gibi görünmüyor, çünkü iki dereceli seçim var. 1946’da değişen, tek dereceli seçime geçilmesi ve halk kitlelerinin oyuyla iktidar olabilmek; esas mesele bu. Bu değişiklik ile demokrasi bir oy alma oyununa dönüşüyor. Araçsal demokrasi bu. 

Oy alma oyunu nasıl kuruluyor? Ötekileştirme üstünden kuruluyor. Bugün demokrasi krizi de aynı ötekileştirici siyaset üstünden yapılıyor. Ötekileştirme şu demek: Ben karşımda bir öteki inşa edeceğim ve bu öteki içsel olarak, değişmez, özsel olarak kötü beceriksiz vesaire olacak. Bu ötekileştirme üstünden yarattığım sadakat üstünden oy alacağım ve iktidar olacağım. Böyle bir demokratik sistem, toplumun bütün sosyal kapitalini yok ediyor. Toplumun gerçeklerini algılamayı tahrip ediyor. Gerçekleri yanlış algılıyoruz, ötekileştirme dolayısıyla. Gezi’nin buradaki rolünü, özgün yerini biraz sonra açıklayacağım.

Bu biçim içinde toplum, sorunların çözümünde oydaşma yaratamıyor ve sürekli olarak sorun biriktiriyor. Bu araçsal demokrasinin hakiki demokrasi sanılmasının sonuçları. 

Bu mesele bütün partilerimizin siyaset yapma biçiminde var. 1946’daki Demokrat Partide de var. Demokrat Parti Türkiye’ye demokrasi getirmemiştir.  Mesela 1908’de bir fikir patlaması olmuştur. 1950’den sonra Türkiye’de bir fikir patlaması olmamıştır. Çünkü orada belli bir demokrasi biçimi var. O biçim bugün de var. Tamamen ötekileştirme üstüne bir siyaset yapılıyor. Partilerin her biri ötekileştirme üstüne siyaset yapıyor ve sonuçta Türkiye’nin demokratik problem çözme kapasitesi düşüyor. 

Aslında ilginç olan şu: Gezi, olaya ilginç bir kamusallık getirdi. Kamusallık tükendi, çöktü deniliyor.  İşte, televizyon gelişiyor, insan ilişkilerinin biçimi değişiyor, kamusallık çöküyor deniliyor. Richard Sennett’in getirdiği bu “kamusallığın çöküşü” görüşü şöyle bir soruyu beraberinde taşıyor:  Eğer sistem içinde kamusallık çöktüyse, bu sürdürülebilir bir çöküş müdür? 

Ne demektir kamusallığın çökmesi? Toplumun yok olması demektir. Evet, geçmişteki kamusallık çökmüştür ama yeni bir kamusallık üretilmek durumundadır. Acaba Gezi böyle bir kamusallığın üretildiği yer mi? Bu açıdan baktığınız zaman, Gezi’nin anlamı farklı bir yere gider. 

Gezi konusunda yapılan konuşmalarda, açıklamalarda genellikle denildi ki; sosyal medya, haberleşme vesaire bunu yarattı. Evet, bu kitleleri mobilize etti, ama park olmasaydı, parktaki yaşam biçimi olmasaydı, Gezi olmazdı. Çünkü Gezi, kamu alanının siyasal kullanılışına yeni bir ele alış getirdi. Bizde geleneksel kamu alanının siyasal kullanılışı, bu alanları miting alanları gibi kullanmaktır. Bu alanların protesto mekânı olarak kullanılmasıdır. Bunların böyle kullanılması, bir senaryonun oynanmasıdır. İçinde hiçbir yaratıcılık içermez ve dünyayı algılamayı değiştirmez, var olan algılamaların içine hapseder. 

Gezi’de ne oldu? Miting alanında ne var? Kürsü var, semboller var, bayraklar var, bir senaryo oynanıyor. Gezi’de kürsü yok. Gezide ve insanlar gece bir arada yaşıyor yatıyor ve ötekileştirmiş siyasetin ötekileştirmeleri çöktü. Önemli olan bu. Bakın, meydanlardan filan olmadı bu iş, parkta oldu. Amerika’da New York’taki “Occupy” hareketi de parkta oldu. Oradan yeni bir kamusallık üretildi. Bu yeni kamusallık eski siyasetin köklerini kurutan bir kamusallık. Onun için Başbakan dönüp dönüp Gezi diyor ve Gezi’yi yanıtlayamıyor, muhatap olarak alamıyor. 

O zaman bizim, karşımızdakini ötekileştirmeye dayanmayan, araçsal olarak sadakat üzerinden oy almaya dayanmayan bir yeni demokrasi, derin bir demokrasi talebine ihtiyacımız var. Bu talebi nasıl kurabiliriz? Şimdi ben size dört öğeden söz edeceğim. Başkaları da olur, başka toplantılarda başka şeyler keşfedilebilir. Zaten ben yeni demokrasinin bilinen bir şey değil, keşfedilecek bir şey olduğunu savunacağım. 

Önce demokrasi bir ahlaktır. Demokrat olmayan kişiler demokrasiyi kuramazlar. Ben bu konularla ilgili ders de veriyorum. Geçen gün bir makale buldum. “Demokrat olmayanların demokrasisi” makalenin ismi. Ortadoğu ülkelerini anlatıyor. Demek ki bir demokrasi ahlâkı diye bir şey karşı karşıyayız. Demokrasi ahlâkı acaba yalnızca insanlara eşitler olarak bakmak, onların onurlu yaşamlarına saygı duymak mıdır? Tabii bunlar demokrat olmanın gereğidir, ama başka bir şey var, bence esas test orada. İnsan, kendi bildiği doğrudan, kendi bildiği iyiden, kendi bildiği güzelden başkalarıyla etkileşme sonucu vazgeçebiliyorsa demokrattır. Eğer böyle bir vazgeçme potansiyeline sahip olmazsa, nasıl demokrat olur? Dayatmacı olmaktan nasıl kurtulabilir? Demek ki demokrasimizi geliştirmek için, demokrasi ahlâkını tartışmamız lazım. 

Dikkat ederseniz siyasetçilerimiz şöyle bir şey yapıyorlar. Aklına esiyor bir şey atıyor, birden toplum onu tartışmaya başlıyor. O öneri kötü mü, iyi mi, doğru mu bunu tartışmaya çalışıyor. Tartışılacak mesele, o önerinin iyi veya kötü olmasından çok, o önerinin geliştirme süreci olmalıdır.  

    Yeni demokrasi ahlâkının ikinci tartışılmaz öğesi, demokrasinin ölçütünün egemenliğin kimin elinde olacağına bağlı bir oyçokluğu ölçütü olmadığıdır. Esas ölçüt kararın kendisinin demokratik olarak üretilip üretilmediğidir. Bizim şimdiki demokrasi, bu araçsal demokrasi içinde bir karar şöyle ortaya çıkıyor: “Ben fazla oy aldım, egemenlik benim, önümüzdeki seçime kadar ben diktatör gibi her konuda karar veririm ve verdiğim o her konudaki karar demokratik karar sayılmalıdır.” Böyle saçma bir şey olamaz. Her karar, demokratik olma bakımından test edilmek durumundadır. 

    Eğer demokrasiyi araçsal olarak tanımlarsanız ve kararın üretilmesi biçiminin bir demokrasi testi olduğunu görmezden gelirseniz, seçim süreci önümüzdeki dönemin diktatörünü seçmeye indirgenir. Ben önümüzdeki dönemin diktatörünü seçmeyi demokrasi olarak algılayamam, kabul edemem. 

    Yeni demokrasi talebinde üçüncü nokta, kamusal özne olma yolunun herkese açılmasıdır. Bunun en somut örneğini şöyle yaşadık. Gezi sonrasında Cihangir’de bir orman mühendisi yolları boyadı ve bu pıtrak gibi her yere yayıldı. Bu bir kamusal özne olma talebidir. 

Kamusal özne olma talebi nedir? Biraz daha teorik çerçeve içinde bir yere oturtayım. Bir insan çok para kazandı diyelim. Peki, ne yapacak o parayı? Yat alır, kat alır, sanat eseri alır, ancak tüketici olur. Ama siyasetçi yaşam doyumunu tüketici olmaktan mı alıyor, yoksa kamusal özne olmaktan mı alıyor? Kamusal özne olmanın getirdiği saygınlığın doyumunu mu kullanıyor? O zaman niye siyasetçi olmayanlara kamusal özne olma yolu tıkalıdır?

    Kamusal özne olma talebi, toplumda bir saygınlık talebidir. Şimdi bunu siyasi kanala niye hapsedeceksiniz? Bu,  kamusal özne olma yolunu açtığım zaman, sivil toplum kurumlarının ortaklığını kabul ediyorum demektir ve iktidarım mutlak değildir ve bölüşeceğim demektir. Bütün katılımcılık iddiaları ve savları bunun üstüne oturmaktadır. 

    Yeni demokrasi talebinin dördüncü özelliği, gelişmeye sürekli açık olmaktır. Aslında bugün iki farklı demokrasi modelimiz var. Modellerden biri temsili demokrasi, diğeri ise katılımcı demokrasidir. Temsili demokrasi aslında çok savunulabilecek bir şey değildir. Sürekli olarak demokrasi açığı üretir, ama sürdürülebilirdir. Katılımcı demokrasi ise, sürdürülemez, ama sürekli olarak üretilen demokrasi açığını dolduran eylemler üretir.

    Şimdi bizim, bu ikisinin birlikteliğinden ortaya çıkan bir demokrasi tahayyülü geliştirmemiz gerekli. Bu geliştirme bir noktada bitmez, sürekli olarak üretilir ve inovasyona açıktır. Gezi inovatif bir ele alıştır ve demokrasimizin kalitesini yükseltme konusunda inovatif bir katkı yapmıştır. 

    Şimdi şöyle bir soruya gelmek,  bu genel problemden yerele, yerel demokrasiye inmek istiyorum. Yerel demokrasi dediğimizde karşımıza şöyle bir soru çıkıyor: Bir toplum var. Toplum kendi dinamikleri içinde gelişmesini sürdürüyor ve buna birileri siyasi müdahalede bulunmak istiyor. Seçimler olacak, biz onları seçeceğiz, onlar da müdahale edecekler. Oluşup gelişmekte olana müdahale etmenin mantığı nasıl kurulur? Bu siyasetçiler için olduğu kadar, plancılar için de bir sorudur. Ben yerele nasıl, hangi mantıkla, hangi temellendirmeyle müdahale edeceğim? 

    Şimdi bugün bir kamu otoritesi çıkıyor ve  “ben çılgın proje yapıyorum size” diyor. Bu nasıl bir meşruiyet demektir? Çılgın proje demek? Kamu yönetimi teorisi bize der ki; kamu ajanı kimse, kamu yararına rasyonel proje önerir, çılgın proje önermez, ama çılgınlık Türkiye siyasetinde satılabilen bir meta. Bunu anlamamız gerekiyor. Bu aslında Türkiye’de siyaset alanına 1980’den beri aşama aşama giren postmodernizmin AKP siyaseti içinde yansımasıdır. 

AKP siyaseti bakımından biraz analiz edeceğim bunu. Siyasetin yapılma biçiminde bir postmodernist “duygu yönetimi” problemi gelişmiştir. Ama siyasette postmodernizmin insana bakışı, insan hakları, insan katılımı bakımından eski araçsal demokrasi noktasında durmaktadır. Yapılma biçimi itibariyle postmodernist olan bir siyasetin, insana bakış açısı ve insanla ilişkisinin formüle edilmesinde de postmodernizmin geldiği noktaya gelememiş olmasının ve kaba bir iktidar anlayışının yarattığı bir krizle karşı karşıyayız. 

AKP’nin siyaseti, çok kaba olarak dört öğe üstüne kuruluyor: Birincisi, “gücün estetizasyonu”na dayanan bir meşruiyet arayışı; güç estetize ediliyor. Bu postmodernizm tekniklerinden biridir. Bir muktedir yaratıyorsunuz. Muktedir çeşitli şekillerde yaratılıyor. Çılgın proje muktedir yaratmanın bir aracıdır. Trilyonlarca para sarf ediyorsunuz ve 100 binlik bir İstanbul planı yapıyorsunuz.  Bu planı ilk ihlal eden siz olursanız, bir muktedir yaratırsınız. 

Kendi yaptığınızı ihlal ediyorsunuz, tek güç bende diyorsunuz. Ama bunun satışı yalnız orada olmuyor. Gayrimenkul yatırım ortaklıklarıyla kentsel dönüşümde Ali Ağaoğlu pazarlamasını neyin üstüne yapıyor? Bir masa, üzerinde insanların ürettiği tasarımlar, onları itiyor tepiyor. Arkada bir başka ucubeyi güzel gibi sana satıyor. 

Bu güç estetizasyonuna dayanan bir de “duygudaşlık siyaseti” var. Muktedirin karşısına bir öykü koyman lazım ki, destek bulsun. O öyküyü kuruyor. Şimdi o öykünün İslamik yönleri var, o öykünün dünyada söz sahibi olma yönleri var vesaire. 

Bir de toplumda bu araçsal oy almayı, araçsallığı götürecek, sürdürecek bir “çok katmanlı popülizm” var. Bu çok katmanlı popülizmde arsa rantlarını dağıtmak da, aydınları elitleri küçümsemek de var. Bu yalnız çıkara dayanan bir popülizm değil; duygudaşlık yönetimine de dayanan bir şey. 

Sonra bir “dil savaşı”nı kazanmanız gerekir. Ötekileştirme üstünden ve tarihi de kötü kullanarak bir dil savaşı veriliyor. Bugün Türkiye’deki tarih yazımı problemi, resmi tarih yazımı problemi değildir. Öyle bir problem de vardır, ama o çok önemli değildir. Esas önemli olan, tarihin ötekileştirmeci siyaset için yazılmasıdır. Eğer bir yerde ötekileştirmeci siyasetin ortaya çıkarttığı bir demokrasi krizi varsa, orada eşzamanlı olarak bir tarih krizi de vardır. 

Sistem topluma sürekli emrivakiler yaratıyor. Türkiye’nin kentleri çeşitli zamanlarda dönüşmüştür, ama bugün dönüşüm farklı bir şekilde yaşanmaktadır. Çünkü kentler, toplumla hiç müzakere etmeyen, aşırı yetkilerle donatılmış güçlü aktörler eliyle dönüşmektedir. 

Böyle bir durumda bu siyaset yapma biçimini eleştirebilirsiniz, ama seçim de bir belediye seçimi olacak ve karşınızda kent var… Burada olup bitene karşı nasıl bir eleştirel pozisyon inşa edebilirsiniz? Bunun üzerine gelişmiş bir düşüncenizin olması gerekir. Burada eleştiri nesnesi olabilecek iki öğe var. Birisi, bir yerleşmenin yolları yeşil alanları binalarıyla fiziki nesneleri; ikincisi ise, bu yerleşme içinde insan ilişkilerinin oluşturduğu komünitenin niteliği. Eleştirilerinizi bu iki öğe üzerinden geliştirebilirsiniz. 

Fiziki nesnenin eleştirisinde, gerekli fiziki ve mekânsal kapasitelerin yaratılmış olup olmadığı, yarattığı estetik etkilerin değerlendirilmesi; bu çok tehlikeli bir şeydir, buradan faşizm üretebilirsiniz. 

Eleştirilerinizi geliştirebileceğiniz bir üçüncü öğe ise, “yer”in kültürel olarak üretilmiş bir “yer” (place) olup olmadığıdır. Bu becerilebilmiş mi ve bu sürdürülebilir mi? 

Bizde estetiğin kötü bir siyasi kullanılışıyla karşı karşıyayız. Estetik siyasetçiler tarafından çeşitli zamanlarda kullanılmıştır. Faşistler kullanmıştır çeşitli zamanlarda ve bunun altında da bir estetiğe dayanan bir meşruiyet arayışı vesaire vardır. Ama bugün estetik iki türlü kötü kullanılıyor. Bunlardan biri, “farzımuhal bir estetik” üzerinden insanların yaşam alanlarını yıkmanın gerekçeleri yaratılıyor. Öteki taraftan toplumun kendi üretmesi gereken topluma ilişkin bir değerin, tarih içinde geriden bir noktadan alınan bir değerle yeniden kurgulanması gibi bir gayrete siyasi olarak karar veriliyor. 

     Şöyle bir soru sorabilirim; siyasetçilerin estetik karar vermeye yetkisi var mıdır, meşru mudur? Biz siyasetçiyi seçtiğimizde, ona hangi yetkilerimizi veriyoruz? Benim yetkimi seçerek bir adama veriyorum. Ben bütün yargı yetkilerini ona mı devrediyorum? 

    Felsefede üç pratik yargı alanı vardır. Birisi bilim, birisi ahlâk, diğeri de estetik. Seçtiğim adam, bilim konusunda yargı kararı verebilir mi? Verir de, komik olur. Bir ünlü örnek vardır. Belediye meclisi fay hattının yerini değiştirmiş. Bu bilimle ilgili bir yargı alanıdır, sen o kararı verirsen komik olursun. Aslında bizim seçtiğimizde devrettiğimiz yetki, iyi ve kötünün ne olduğuna benim yerime karar verme yetkisi. Daha çok mu demir üretirsin, daha çok mu bilmem ne olsun, dış ticarette bilmem ne olsun, bunları devrediyorum. Ama nasıl bilimsel yetkiyi devretmediysem, estetik yetkiyi de devrettiğim söylenemez. 

Şimdi ben birini seçerken, yeşilin yanına hangi kırmızı tonunu koyduğunda nasıl davranıyor diye bir test mi yapıyorum? Yapmıyorum. O başka alanda verdiği bir kararı aşarak, estetik alanda da karar vermiş oluyor. 

Yeni demokrasinin şöyle bir problemi var: Benim yaşayacağım komünitenin stilini nasıl saptayacağız? Bunun demokratik süreçleri nasıl olacak? Bu çok ciddi olarak karşımıza... Onun için estetiğe dayanan yıkıcılık yerine, kolayca ölçülebilen, “place” olma karakteri, anlamlılık alanına müdahale üstünden bir değerlendirme biçimi önerilebilir. Bu daha karmaşık bir problem, ama bunu bizim demokrasi açısından, siyasetçilerle ilişkilerimizin ne kadar hastalıklı olduğunu göstermek için yapıyorum. 

Önceki akşam bir dergiden gelip benimle mülakat yaptılar. Kültür meseleleriyle filan ilgili bir şeyler anlatıyorum. O sırada, Başbakanın mimari stil tayiniyle ilgili bir soru sordular. Bir Başbakanın buna hakkı yok mudur diyorlar. Bakın, şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Toplum Başbakanın karar alanını geliştirmeye, büyütmeye çalışıyor. Hâlbuki ben o alanı küçültmeye çalışıyorum. Her işe karışmasın diyorum. 

1936’da sanıyorum, Hasan Ali Yücel’in “Pazartesi Konuşmaları” diye bir kitabı yayınlanmış. Hasan Ali Yücel mebus ve gazetelerde yazı yazıyor. Kitapta o yazıları bir araya toplamışlar. Yazılarda ele alınan konulardan biri de şu: Bizim kültür problemimiz nasıl çözülecek? Biz nasıl Türkleşeceğiz filan. Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp Beyi eleştiriyor ve Türkleşmek, muasırlaşmak, İslamlaşmak diye bir şey olmaz diyor. Bir toplum “bir şeyleşmez” diyor. Bir toplum akıllı uslu, rasyonel olarak yaşar ve ne olacaksa olur işte. Yani sonunda Türk diyeceksen Türk dersin, başka bir şey diyeceksen onu dersin. 

Bakın şimdi Selçuklu mimarisi diyoruz. Peki, Selçuklular “Selçuklu mimarisi” diye mi yaptılar onu? Selçuklular bir iş yaptılar, sonra sanat tarihçileri çıkıp ona Selçuklu mimarisi dediler. Şimdikiler de bir iş yapılacak, sonradan gelenler de ona bir ad verecek. Sen niye araya giriyorsun? Toplumun faaliyeti içinde oluşacak bir şeye, sen hangi yetkiyle karar veriyorsun? Böyle bir yetkiniz diktatör olursanız vardır. 

Diktatörlüğün tanımı şudur: Diktatör öyle bir kişidir ki, o kişinin kişisel tercihleri toplumun tercihleriyle özdeş kabul edilir. Bu tercihi yaptığınız zaman, böyle bir talepte bulunuyorsunuz demektir. 

Fiziki olana ilişkin nasıl bir eleştiri temellendirileceği üstünde durdum. Şimdi o yerleşmenin bir komünite olmasından dolayı nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Komünitenin varlığı kolektif bir bellek inşa edebiliyor mu? Kentsel hizmetleri ne kadar karşılıyor? Birlikte yaşam kültürünün geliştirilme derecesi ne? Kamusallığın gelişmişlik derecesi ne ve insan ilişkisine ilişkin bir ontolojik varsayım söz konusu mu? İnsan haklarına saygı düzeyi ne? Mahalle baskısının yoğunluğu ne? Paternalistik değerlerin ve biat kültürünün yaygınlığı konusunda bir değerlendirme nasıl yapılabilir vesaire. 

Sanıyorum sürem doldu. Daha söyleyebileceğim çok şey var ama son bir şey söyleyip sözlerimi bitireceğim. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Önümüzde bir seçim olacak ve bu seçimde hizmet yarışı sloganı olacak ve herkes de hizmet yarışında başarılı olanı seçmenin demokratik olmak için yeterli olduğunu varsayacak toplumumuzda. 

Diyorum ki, eğer Gezi türü yeni bir demokrasi talebim varsa, yeni seçimde biz hizmetin ötesini istemeliyiz. Hizmet ne ki? Zaten yapacaksın. Su getirmeyecek misin? Ben ondan ötesini istiyorum. Hizmet getiriyorum, görevimi yapıyorum diye benden oy sadakati talep edemezsin. Benden oy sadakati talep etmenin yolu, hizmetin ötesini vermektir. Şimdi o zaman hizmetin ötesini tanımla dersiniz. Tanımlayacağım, çok bilimsel olarak tanımlayacağım.

Biliyorsunuz Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” diye bir teorik çerçevesi vardır ve bu teorik çerçeve katman katmandır. Üstte bir iki katman vardır, onun altında da dört katman filan. Alttaki kademelerin en altında fizyolojik ihtiyaçlar yer alır. Karnını doyuracaksın, güvenliğini sağlayacaksın. Ama en üstte iki katman var. En tepedeki, insanın kendisini gerçekleştirmesi, yani insanın bir proje olarak kendisi. Onun altında da saygınlık talebinin karşılanması gelir. Bu ikisinin altındaki dört katman hizmetlerdir. Hizmetlerin “artı”sı, o tepedeki iki katman. 

Eğer ben demokrasimi ve yerel yönetimleri bunun üstünden geliştirebilirsem, demokrasi talebimi bunun üstünden üretirsem, o zaman ciddi bir şey yaparım. İlginçtir, eğer biz böyle bir demokrasi talebi formüle edersek, hakikaten dünyaya, dünyanın düşünce macerasına, demokrasi arayışına özgün bir katkı yapmış oluruz. Türkiye’nin böyle bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Gezinin bu potansiyelin uç vermesi olduğunu düşünüyorum. Uç verme metaforunu bilinçli olarak kullanıyorum. Uç canlı bir şeyin sürgün vermesidir. Bizim evin önünde bir iğde ağacı var. Kenarlarından sürgünler uç veriyor. Çirkin görünüyor diye biz onları kırıyoruz ama o uç tekrar sürüyor. Gezi böyle bir uç verdi ve onun için de umut taşımaktadır.