İğne Çuvaldız Sorunsalı..

Can Tamirci

İsyan eden, mutsuz, tatminsiz mimarlarla dolu çevrem. Hem de cumhuriyet tarihinin en yoğun inşaat yatırım hamlelerine maruz kaldığımız böyle bir dönem içinde. Ekonominin o ya da bu şekilde inşaat odağına kaymasının handikaplarını ya da yabancı (daha ziyade Ortadoğu’ya ait) sermayenin tek tek değil apartman apartman satın ala durdukları gayrimenkuller sayesinde ivmenin sönümlenmiyor olması tartışmasını başka bir zamana bırakalım. Fakat nicelik olarak böyle bir dönüşüm süreci içindeki aksiyonun başrol oyuncuları nasıl olur da piyasa koşullarını kendi lehlerine çeviremez?

Bilinçli bir işveren havuzunda olmadığımızı ispatlamaya gerek yok. Bunu ister teklif aşamaları ister yarışma süreçleri ile bağdaştıralım ortada geri dönüşü pek kısıtlı bir mimari üretim fazlalığı olduğu bariz. Bakanlık ya da belediye imar müdürlükleri masaları “belki tutar” mantığı ile (bedelsiz) çizilmiş onlarca konsept projeyle dolu. Yarışma süreçleri, birinci olup da ofis duvarına görsellerini asmakla yetinen ya da proje bedellerini şartname üzerinden değil de kurumun kendi mesnetsiz kuralları üzerinden belirleyen biryönetimle masaya oturmaya iten çıkmazlara gebe. Öyle yönetmelikler, kurallar ile başbaşayız ki aynı yapının planını ayrı, cephesini ayrı mimardan talep eden müteahhit modeli artık kimseye absürt gelmiyor.

Hatta bazı kanallardaki iş modelleri silsileyi tersine çevirmişe benziyor. Yatırımcılar, ilk elden iyi ilişkide oldukları yüklenicilere, müteahhitlere işiteslim etmeye başladılar.Müteahhitler de birlikte çalışmak istedikleri mimarları devreye sokuyor ki oldukça sağlıksız bir döngü bu. Mimari niteliğin öncelenmediği bazı durumlar, bu gibi tersyüz olmuş işleyiş şemalarından kaynaklı maalesef.

Ruhsat projesi geçirildikten sonra mimarları ayak bağı olarak görerek uzaklaştıran, yapının teslim aşaması yaklaştığında ise müellifleri sıva boya cephenin Ral kodunu (bir renk eşleştirme sistemi) sormak için rahatsız etmekten (!) beis duymayan zihniyetle karşı karşıya mimar. Hakeza İMP oluşumunu, kentsel dönüşüm hareketlerinin önünü tıkıyor diyerek kaldıran belediye başkanı cüretkarlığı, paralel ve ilgi çekici değil mi?

Asıl tehlike, mevzubahis çıkmazlarla hemhal oldukça mimarların kendisini bu dejenerasyonlara ayak uydurur halde bulması sanırım. Yanlış yolda doğru yürünmez diye mütemadiyen sisteme şikayet ederken kendimizi yanlış yolda yanlış yürür ve oldukça da mesafe kat etmiş halde bulacaksak sanırım biraz durup yutkunmak gerek.

Önceye nazaran daha çoğul bir mimar nüfusuna doğmuş haldeyiz. Açılan yeni üniversitelerle beraber mezun sayısı arttıkça artacak. Bu hızdan ve rekabetçi ortamdan dolayı her ofis ya da oluşum kendi şirket politikasını bu şartlar dahilinde zorlamak durumunda. Fakat bunu yaparken kendini ve ekibini ya da meslektaşlarını zor durumda bırakan senaryoların sayısı git gide artıyor.

Başlangıç olarak bedelsiz çizilen etüt projeleri gösterelim. İşverenler mimarlara onlarca alternatifinin olduğunu ve “Sen çizmezsen başkasına giderim, mimar mı yok? kozunu rahatlıkla kabul ettiriyor artık. İş alma mekanizması mimarın o güne kadar getirmiş olduğu birikimle ya da mesleki eğilimi ile değil 1 -2 haftada harcıalem hazırlanan imaj ve m2 hesaplarının yarıştırılması üzerinden yürümeye başladı.

Diğer taraftan angajman ve konsantrasyon meselesinin mimarlar tarafından hafife alındığı da çok açık. Aynı hafta içinde ofiste devam eden 3 farklı projede çözüm üretmesini beklediğimiz bir mimarın verimliliği ne kadar üst düzey olabilir ki? Anlık iş döngüsü nedeniyle proje rotasyonu içinde kaybolunmakta. İş ortaklıkları modeliyle bu rotasyon meselesi ortadan kaldırılmaya çalışılsa da o durumda başka sorunlar ortaya çıkıyor. Köklü ofislerin kendi yüklerini paylaşması için genç ekiplerle verimli birliktelikler kurmaları çok olağan ve anlaşılırken, genç mimarlar sunum dosyasında kendi isimlerini ya da emeklerinin karşılığını bulamıyor kimi zaman.

Farazi 10 milyon TL yatırım bütçesi olan bir mal sahibi hayal edin. İlk yaptığımız etüde sıcak bakmayıp yeni bir öneri daha beklediğinde yüzümüzü ekşitiyor olmamız ne kadar anlaşılır? Ortalama 50 sene yerinde kalması beklenen bir yapı bu kadar emeği hak etmiyor mu?

İşi aldıktan sonraki süreç de bıçaksırtı. Mimarlık elbette ki gelen talepler, şartname vb. girdileri önceleyen bir iş kolu. Fakat gün geliyor, işverenin mimarlık pratiğinden uzak biri olduğu unutularak ipler işin yürümesi hatırınael değiştiriyor. İşverenin arzu nesnesi barok kolon, modern salonun ortasında peyda oluveriyor. İşvereni mimari temrindenbağımsızlaştırmayı kastetmek akıl dışı olurdu ancak bazı hallerde ikna kabiliyetimizi azımsamamak gerek buna eminim.Benzer şekilde, işin içeriğini ve sınırlarını ilk toplantıda ya da şartnamede verildiği gibi değil kendi görgümüz üzerinden yeniden üretmek ve kabul ettirmek asli hale gelmeli.

Anahtar kullanıcıya teslim edildi. En az 2 sene sürmüş bir inşaat faaliyetinin mimara kalan sonuç ürünü 3-5 adet fotoğraftan öteye geçmeli artık .Adolf Loos, “Fotoğraf ve çizim mimariye dair söz söyleyemez.” derken bunu kastetmiyor elbette ama binanın nasıl kullanıldığı, nasıl yaşlandığı esasen mimara kalacak öncü miras değil midir? Evin en çok neresinde vakit geçirildiği, çatının nereden akıttığı, malzemelerin ne şekilde deforme olduğu,  kamusal mekan önerilerininkalabalıklaştığı mı yoksa tenhalaştığı mı gerçeği, izlemeye ya da yüzleşmeye değmez mi? Mimarın dağarcığını en çok zenginleştireceği alan kendi tasarımının geleceğini izlemesi olmalı. Sadece bu yolla yaptığımız yapılaryenilerini iyileştirebilir. Maddi olarak dönüşü olmayan hiçbir şey ilgi alanımıza girmeyecekse mesleki gelişim yerinde saymaya mahkum gibi görünüyor.

Başka kanallardan da dem vuralım biraz. Akademik bir makalede alıntı yapılıp ismi referans verildiğinde, makalenin yazarını arayıp teşekkür etme ihtiyacı duyar olmadık mı? Yeşil sertifikaları sadece satış politikası olmaktan ileriye gidemeyen ve mimarlara empoze edilmeye çalışılan bir moda mı haline geliyor? İş güvenlik birimi inşaat aşamasında denkleme dahil olduğunda acaba bizden ekstra neler isteyecekler diye tedirgin olmamız anlaşılabilir mi?

Yabancı mimarların Türkiye pazarında ısrarla yer bulmaya çalıştıkları bir zaman dilimi içinde, yerli mimarlar sistemi ve bütçeleri eleştirerek yurtdışına açılma hülyalarına tutuluyorlar. Hangisi ironik, tartmak gerek. Kimse yerinde mutlu değil gibi görünüyor.

Bu kadar dikenli bir yolda kimse tek başına sorgulanamaz elbette. Can Çinici’nin sivil direnişin en iyi yolu yaptığın işi en iyi şekilde yapmaktır düsturu ilk duyduğumdan beri hafızamda. Bunu denerken ayağa batanları tek tek çıkarmak da zor zanaat. Bize emsal teşkil etsin diye yapılacak bir tespit değil ama uç örnek bir Japon-Amerikan mimarın hikayesi ile bitirelim. Yıkımıyla birlikte mimarlıkta post-modern dönemin başlangıcı sayılan Pruitt-Igoe toplu konut projesinin ve dünyanın en büyük terör saldırısı olarak kabul edilen 9/11 in gerçekleştiği Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin mimarı aynı kişi. Henüz hiçbirimizin bu yapıların mimarı“Minoru Yamasaki” kadar bahtsızlığımızı kanıtlamadıysak ufak kıymıkları korkmadan ayıklamalı.