Yaşanan Kentler II: "Basel: Ortaçağ Kentinde Medeniyetin Dorukları"

Özlem Dengiz Uğur

İlk yurt dışı seyahatlerime kadar ve hatta ilk Paris seyahatime kadar, zamanım kısıtlıysa, ulaşmak istediğim yere vaktinde gitmek istiyorsam, ya arabam olmalı ya da taksi kullanmalıyım diye düşünürdüm. Zaten aksini düşünme olanağım da hiç olmamıştı. Doğup, büyüdüğüm, ilk gençlik yıllarımın geçtiği Samsun, üniversite yıllarımda Eskişehir ve sonrasında Başkent Ankara hiçbiri kesintisiz, istikrarlı bir toplu taşım sistemi sunmamıştı ki…

Paris’e ilk gittiğimde, o yıllarda Ankara’da yeni başlamış olan seferlerin yanında, gerçekte bir başkent metrosunun nasıl da kapsamlı olduğunu fark etmem, bu konuda tüm okuduklarıma rağmen yine de şaşırtıcıydı. Şehri en kısa sürede, en ekonomik ve en pratik şekilde gezebilme imkanı…

Sonraları başka Avrupa seyahatlerimde de toplu taşıma sistemlerini hep memnuniyetle kullandım. Ama bazen havaalanından otele transferde, bazen de şehir içinde sıkıştığımız noktada, özel araç ya da taksi ile ulaşımı desteklemek gerekebiliyordu.

İşte bu noktada İsviçre’nin Basel kenti, toplu taşıma açısından benim için yine çarpıcı bir örnek oldu. Hiçbir özel araç ya da taksi kullanmadan yapılan ilk yurtdışı seyahati…

Kayak için Jungfrau bölgesine gitmeden önce Basel’de 2 gün konaklayacak, gezebildiğimiz kadar çok müze gezecektik. Gitmeden önce araştırırken, havaalanından şehir merkezine otobüs ile ulaşıldığı, şehir içinde de hem otobüs hem de tramvay sisteminin çok rahat kullanıldığını öğrenmiştik.

Fakat iki aile, 3 çocuk, kış tatili kocaman bavullar, havaalanında otobüs durağına ulaşmak, şehir merkezinde otobüsten inip, tramvaya binmek, tramvaydan inince otele ulaşmak, çok yorucu olabilir ve zaten sınırlı olan zamandan fazlaca kaybettirebilirdi. Şehir içinde gezerken tamam, ama havaalanından otele ulaşımda otobüs+tramvay kullanmayı, terminale vardığımızda tekrar değerlendirilecek küçük bir olasılık olarak, bir kenara bıraktık.

Sonrasında iki ülke (Fransa ve İsviçre) tarafından birlikte işletilen dünyanın sayılı havalimanlarından biri olan Basel havaalanına (EuroAirport Basel-Mulhouse-Freiburg) indiğimizde otele ulaşım şekline karar vermemiz çok da kolay oldu. Bizi şehir merkezindeki tren istasyonuna (SBB) kadar götürebilecek otobüs hemen terminalin önünde hazırdı. Programında yazdığı üzere, günün büyük çoğunluğunda 7 dakikada bir işleyen 50 numaralı otobüs hattıyla 6 bavul, 3 çocuk ve sırt çantaları eşliğinde sorunsuzca vardığımız tren istasyonundan, hemen tramvay ile otelimizin kapısına kadar gidebilmek hiç de alışık olmadığımız bir deneyim olmuştu hepimiz için.

Takip eden 2 günde de şehir içindki sayısız mekana hiç beklemeden, yine hep tramvay ve otobüs ile kolaylıkla gidebilmek muhteşemdi. Üstelik turistseniz ve bir otelde konaklıyorsanız, otelinizin size verdiği ‘Mobility Ticket’ adlı kartlarla tüm bu yolculukları ücretsiz yapabiliyorsunuz.

Basel büyüklük olarak elbette Ankara ile kıyaslanamayacak, 170 bin nüfuslu küçük bir şehir. Ama sonuçta Türkiye’de kasabalarda, taşradaki küçük şehirlerde ulaşım problemsiz de bir tek başkentte ve büyükşehirlerde mi sorun var sanki…

Basel’de dikkati çeken diğer bir konu da engellilerin tüm bu toplu taşım araçlarını sıkça kullanmaları, tramvayda, otobüste, tren garında, kentin her noktasında hayatın bir parçası olmaları. Refah düzeyinin çok yüksek olduğu İsviçre’de buna paralel olarak yaşlı nüfusun da çok fazla olması sokaklarda dikkatimizi çeken bir diğer unsur oluyor. Bu düzenli ve güvenli şehirde, yaşlıların da hayatı ülkemize göre çok daha rahat görünüyor.

Düzenli ve güvenli şehir izlenimi bize bir takım ilkler de yaşatıyor beraberinde; 40’dan fazla müzenin yer aldığı Basel’de sınırlı zamanda bazen çocuklarla farklı müzeleri gezmek isteyebiliyoruz. Ankara’da 14 yaşındaki oğlumu, tek başına ilk kez bu yıl Çayyolu’ndan Kızılay’a gönderebilmişken, Basel’de tek başına 2 çocuğu Tarih Müzesi’ne gönderebiliyoruz.

Müzeler konusunda fazla detaya girmeyeceğim. 170 bin nüfuslu kentte, pek çok farklı temadaki 40’ın üzerinde müze, insana ister istemez ne kadar şanslılar hissi veriyor. Üstelik bu müzelerden 1661 yılında açılmış olan “Kunstmuseum” dünyanın ilk 5 sanat tarihi müzesinden biri, keza binası ünlü mimar Renzo Piano tarafından tasarlanmış olan “Fondation Beyeler” müzesi ise 20. yüzyılın pek çok ünlü ressamının eserlerini barındırıyor. Ama içlerinde en çok etkilendiğim müzeyi sorarsanız “Tinguely Müzesi”. Kinetik heykel sanatçısı Jean Tinguely’nin pek çoğu hareket halindeki ilginç heykellerinin yer aldığı müze binası da, yine ünlü bir mimar Mario Botto tarafından tasarlanmış. Basel, 6 binden fazla oyuncağı barındıran bir de oyuncak müzesine sahip.

Çok iyi korunmuş ve yaşayan tarihi bölgeleriyle bir ortaçağ kenti tanımlamasını kesinlikle hissettiğiniz Basel’de, modern mimari de, en nitelikli örnekleriyle, Mario Botto, Renzo Piano, Richard Meier gibi ünlü mimarların ve Herzog& de Meuron ekibinin projelerinde eskiyi yıkmadan kendine yer bulabilmiş.

Yurtdışında en çok vakit geçirmek istediğim, keyfini çıkartmaya çalışırken bir yandan da imrenerek insanları gözlemleyemeye çalıştığım, ne şanslılar dediğim, kamusal alanlar, meydanlar… Ankara’da yaşayan biri olarak öyle böyle değil benim bu imrenmem, resmen kıskanıyorum. Yazarken coştum yine itiraf ediyorum; ben Avrupa’nın en çok meydanlarını kıskanıyorum…

Münster Katedrali’nin önündeki meydannbu sefer farklı kıyaslamalara götürüyor beni; çevresindeki tarihi binaların bir kısmı kreş, ilkokul, ortaokul ve lise binaları. Hala bu amaçla kullanılan devletin eğitim kurumları. Tarihi bölgenin tam ortasındaki bu muhteşem binalardaki öğrencilerinşehrin dışında eğitim kampüsleri inşa edip oralara taşımayı henüz akıl edememiş İşviçreli yöneticiler, rant işlerinden pek anlamıyorlar anlaşılan.

Seyahat öncesi araştırırken sürekli karşımıza çıkan bir de festival var Basel’de; Fasnacht Festivali. 1376’dan beri gerçekleştirilen bu maske festivali pek çok halk kültüründeki bahar bayramlarıyla benzer bir kökene sahip. Mart ayında düzenlenen, doğanın yeniden canlanışının kutlandığı Fasnacht sadece eğlenceli bir karnaval değil, aynı zamanda Basel’deki sosyal hayatın en önemli unsuru. Bütün bir yıl boyunca süren Fasnacht hazırlıklarında belirli konulara uygun olarak gruplar oluşturulup, bu gruplar sürekli bir araya gelerek, yılın kendileri açısından en önemli olaylarını, panolar ve bildirilerle hicvediyorlarmış.

“Art Basel” ise sanat dünyasının olimpiyatları diye tanımlanan Basel’in sanat fuarı. Milyon avroluk satışlar, dolar milyarderi ziyaretçiler, küçücük şehre bir çırpıda gelen 300 özel uçak, akabinde sanat ve ticari yatırım kavramlarının çok fazla iç içe olması, görmediğim, pek fazla araştıramadığım bu fuar hakkında uzunca bir şeyler yazmamın çok da doğru olmayacağı fikrini doğuruyor. Ama merak da etmiyor değilim doğrusu bu fuarı…

Ulaşımla başladık ulaşımla bitirelim. Basel’den kayak bölgesi Jungfrau’ya hızlı tren ile gitmek üzere SBB Tren İstasyonuna gidiyoruz. 1844’de başlayan İsviçre demiryolu hattı, bugünkü geldiği noktada peronları, çok sayıdaki hızlı tren hatlarıyla küçük Basel’in kocaman tren istasyonu, hızlı trenle vardığımız Interlaken’dan sonra kullandığımız diğer tren hatları, 3454 metredeki “Top of Europe”a çıkan tren hattının 1912’de tamamlanmış olması ve sadece bir tren geçecek genişlikte tamamen dağın içinde açılan tünel boyunca işlemesi ne çok şey anımsatıyor insana…