Yaşanan Kentler I: Bir "nefes" Viyana!

Burcu Ateş

Baştan uyarayım sevgili okur, bu yazı aşırı dozda Viyana içerir; geçtiğimiz Mart-Temmuz arası tam 5 ayını Viyana’da geçirmiş bir Erasmus öğrenicisi-mimarın çokça kişisel, az biraz da mimari duygularını/görüşlerini/deneyimlerini içerir. Nitekim kendisi hala sızlamaktadır Viyana Viyana diye.

Her şeyden önce, Viyana’yı yaşamak, bu kenti gerçekten hissedebilmek ya da özümseyebilmek için orada bir süre yaşamış olmak gerekir ki insan kendisini kentin ritmine bırakabilsin; bıraksın ki bu kent onu içine çeksin ve yaşamının gerçek öznesi yapsın. Öyle birkaç günlük ‘turlu’ gezilerle "gezdim, gördüm" diyebileceğiniz bir kent değil Viyana. Ben kendim bu 5 aylık Erasmus maceramdan 2 yaz önce yaptığımız Interrail turunun son durağı olan Viyana’da 2 gün geçirmiştim. O zaman Viyana bana ne kadar sıradan geldiyse şimdi o kadar "başka" gelmekte.

Viyana her şeyden önce, elbette, sanatın şehri. Kentin her sokağı, her köşesi bucağı, her meydanı ve her parkı bir şekilde sanatı barındırıyor. Ama bunu hemen herkes biliyor zaten; ben bundan bahsetmeyeceğim. O yüzden Mozart’tan, Mahler’den, Schubert’ten, Strauss’tan, Klimt’ten (ve diğer tüm Viyanalı sanatçılardan) şimdiden özür diliyorum. 

Bu yazıda ben Viyana’da nasıl nefes aldığımı anlatacağım. Bildiğiniz ‘nefes almak’tan bahsediyorum; sokaklarında yürürken, parklarında güneşlenirken, müzelerinde dolaşırken, Tuna’nın kenarında koşarken ya da kafelerinde kahvemi yudumlarken. Özellikle şu son günlerde ve yıllarda Türkiye kentlerinde pek mümkün olmayan bir ‘nefes’ alış bu. Bir birey olarak kent içinde attığınız veya atacağınız her bir adımı kuşkusuzca gerçekleştirdiğiniz, "Başıma bir iş gelir mi acaba?” diye kaygılanmaya gerek duymadığınız ve bir birey olarak kişisel özgürlük alanınızı doyasıya hissedebildiğiniz bir nefes alma hikayesi.

@Cafe Corb

@Cafe Corb

@Freudpark

@Freudpark

Viyana derken, güvenli bir şehirden bahsediyorum. Yaya olarak güvenli bir şekilde yürüyebildiğiniz, ne üst ne de alt geçitlere gerek kalmadan karşıdan karşıya geçebildiğiniz; yani özel bir çaba sarf etmediğiniz sürece bir belediye otobüsünün sizi ezme ihtimali olmadığı bir ulaşım sistemine sahip bir kentten bahsediyorum. Güvendesiniz yani; bunu hissediyorsunuz. Kenti bir bisiklet sürücüsü olarak deneyimlememiş olsam da, yaptığım gözlemler sonucunda onlar da güvendeler çoğu zaman. Kentin her alanında olmasa da merkezde hemen her yerde görebileceğiniz araç yollarından ayrı tasarlanmış bisiklet yollarıyla bisiklet kullanımı teşvik edilmeye çalışılmış. Çoğu insan toplu taşımayı tercih ettiğinden ve yine çoğu insan kırmızı ışıkta beklemeyi seçtiğinden sürücüler de güvende; bir kaosun içinde koşarak karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanlar yok sokaklarda. 5 farklı -hatta şimdi 6.sı geliyor- metro hattı ve onlarca tramvay ve otobüs hattıyla gece gündüz çalışan bir toplu taşıma sistemi var kentin. Yani yarım saatten fazla zaman harcamadan istediğiniz her noktaya ulaşabiliyorsunuz; size sadece yapacağınız aktarma kombinasyonunu seçmek kalıyor, nitekim alternatif çok.

Viyana ulaşım planı (Kaynak: http://www.wien.info)

Viyana ulaşım planı (Kaynak: http://www.wien.info)

Nefes alma duraklarınız hiç bitmiyor Viyana’da; en azından ben 5 aylık konaklamam süresince geçirdiğim son güne kadar her seferinde farklı bir yer bulmayı başarabildim. Evet, Viyana ‘asil’ bir şehir; tüm o Barok yapıları, sarayları, müzeleri, kiliseleriyle birlikte bir kraliyet sahnesinde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ama bu demek olmuyor ki şehir tarihin fütursuzca kopyalandığı replikalardan oluşuyor ya da her yeşil/kamusal alan tahrip ediliyor da ortasına birtakım replika "şaheserler" konduruluyor. Aksine, Viyana sürekli kamusallaşıyor ve yeşilleniyor. İnsanları her bir köşesini keşfettikçe, kamusal mekanlarında kendi anlık kullanımlarını tarifledikçe ve bu mekanları yaşadıkça daha da kamusallaşıyor. Özellikle havalar ısınmaya başladığı anda artan -hemen hepsi ücretsiz- konserler, festivaller ve diğer etkinliklerle mekanların farklı kullanım senaryolarına şahit oluyorsunuz. Kötü olan şeyse tam bir kararsızlığa düşmeniz; her yerde farklı bir aktivite var çünkü. Kamusallığının yanında aynı zamanda yeşil dostu bir kent Viyana. Tam da merkezinde bir kafenin -değinmeden geçmeyeyim hem de bir müzenin kafesi bu- yanındaki işlevsiz alanı yeşillendirerek ürünlerini kendi mutfağında kullanmak üzere organik tarım bahçesine çevirdiği bir kent. Hem de bu "yeşillendirme" çalışmasına tamamen genç insanları ve lise öğrencilerini ortak ederek bu "yeşil" kültürü ve "kolektif üretim" ruhunu aktarabilen bir kent.

@Heuer am Karlsplatz- Heuer Müze Cafesi'ne ait yeşil alanının bir "kentsel bahçe"ye dönüştürülme projesi

@Heuer am Karlsplatz- Heuer Müze Cafesi'ne ait yeşil alanının bir "kentsel bahçe"ye dönüştürülme projesi

Kentin nefes alma durakları öyle projelerde atıl kalmış alanların kamusal işleve büründürülerek pazarlandığı "çakma" kamusal mekanlardan değil; aksine insanların günlük rutinleri içinde uğradıkları,uğramaktan da zevk aldıkları ve özgürlük alanlarını en keyifli haliyle hissedebildikleri yerler. Museumsquatier’de dört bir tarafınızın müzelerle çevirili olduğu bir mega-avluda oturacak bir yer bulamadığınızda, kavurucu sıcak bir günde Burggarten’da ağaçların altında serinliğin keyfini çıkarıp kitabınıza daldığınızda, Freudpark’ta -şanslıysanız- üzerinde “Wien liegt gut!” yazılı kırmızı şezlonglara oturup Votivkirche’yi seyre daldığınızda, akşamüstü ders çıkışı Karskirche’nin önündeki havuza oturup içkinizi yudumladığınızda ya da Opera Binası cephesine kurulan ekrandan açık havada günlük operayı ya da baleyi seyrettiğinizde bu ‘kamusallığı’ her haliyle yaşayabiliyorsunuz.

Bir de bir yerlerden bir klasik müzik sesi geliyor, birileri bir yerlerde arp veya keman çalıyor ya da birileri bir aryadan bir parça seslendiriyorsa demeyin keyfinize. Unutun her şeyi ve ‘nefes’ almaya bakın Viyana’da.

@Freudpark- "Wien liegt gut!"

@Freudpark- "Wien liegt gut!"

@Oper am Platz- Meydanda Opera

@Oper am Platz- Meydanda Opera

* Tüm fotoğraflar yazarın kişisel arşivinden alınmıştır.