İktidarların Meydan Korkusu

Gökhan Yıldırım

‘’ Bir ölü yatacak 
      toprağa şıp şıp damlayacak kanı 
      silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip 
                                            zaptedene kadar 
                                                      büyük meydanı
. ‘’

Böyle sonlanıyor Nazım Hikmet’in Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü şiiri. Sınıflı toplumların var oluşlarından beri süre gelen sınıflar arası çelişki, kent meydanlarını sömürülen, ezilen sınıfların politik olarak kendini ifade ettiği mekanlar olarak somutladı. Her ne kadar çoğumuzun aklına meydan dediğimizde Taksim, Kızılay, Konak gelse de; aslında meydanların tarihsel niteliği oldukça derin. Günümüzde nitelediğimiz devlet yapısı, meydanların bu politik tarihsel niteliğinden kaynaklı olarak her sene 1 Mayıs’ta veya korkularını gerçeğe dönüştürebilecek her türlü eylem öncesi bu meydanları yasaklayarak kendini korumaya çalışmaktadır.

Meydanların politik değerlerini daha iyi kavrayabilmek için öncelikle meydanın ne olduğu ve tarihsel dokusunun derinliği incelenmelidir. Meydan kelime anlamı olarak; ‘’Latincede açık yer ya da genişletilmiş cadde anlamına gelen ‘’Platea’’, İngilizce ve Fransızcada ‘’Place’’ kelimesinden doğmuştur. İspanyolca ‘’Plaza’’ ve İtalyanca ‘’Piazza’’ da aynı kökenden gelmektedir’’ ( Marcus ve Francis 1998 ) ‘’ Genel anlamı ile meydan; insanın eylemlerini yerine getirdiği, onu kuşatan, bütünleşme ve sahip olma duygusunu yaratan, yatay ve düşey hacimsel elemanlarla sınırlanmış üç boyutlu hacimsel bir düzenlemedir’’ ( Öztan 1998 ) Özetleyecek veya daha iyi anlaşılabilecek şekilde ifade etmek gerekirse; meydan, toplumun bir araya geldiği, eylemlerini yerine getirirken bütünleştiği ‘mekan’ lar olarak ifade edilebilir.

Tarihsel sürecine gelirsek, meydanların ilk ortaya çıkışı Antik Yunan’a dayanır. ‘’Toplanma mekanı’’ anlamına gelen ‘agora’ basit bir forma sahip çevresi kamu binaları tarafından çevrelenmiş, bir kürsü ve oturma yerlerinden oluşan bir mekandı. Bu kamusal mekanda halk her türlü politik, dini ve ticari faaliyetini birbirleriyle bütünleşerek etkileşim halinde gerçekleştirebiliyordu. Roma döneminde meydan kendini ‘forum’ adı altında somuta dökmüş bulunmaktaydı. O dönemde merkezi otoritenin güçlenmesi, meydanların yönetim otoritesinin simgesi olan binaların gölgesinde şekillenmesi ve onların imgesel değerlerini arttırması için kullanılmış buna bağlı olarak da halk tarafından kullanımı bireyselliğe indirgenmişti. Sonrasında meydanlar din otoritesinin güçlenmesiyle birlikte politik anlamını kaybetmeye başlayıp dinsel ritüeller için merkezler olarak değerlendirilmeye başlandı. Vatikan’daki Aziz Petrus Meydanı bunun en büyük örneği olabilir. İslamiyetteki örneklere de bağlı olarak meydanlar 19. Yüzyıla kadar kapalı ve çevresindeki mimari yapıların altında ezilen formlar olarak kendilerini var ettiler.

19. yüzyıldan itibaren sınıflar arası çelişkilerin doruk noktasına ulaşmaya başlamasıyla birlikte, meydanlar nitelik olarak toplumun bir araya geldiği ve etkileşim içinde olmaya elverişli bir mekan sağlaması dolayısıyla, kendini siyasi bir merkez haline dönüştürdü. İktidarlar da o zamana kadar kendi güçlerinin otoritelerinin gösteriş mekanı olarak gördüğü meydanlardan korkar hale geldiler. 1905’te Kanlı Pazar’a sahne olan ardından Ekim Devriminin gerçekleştiği Saint Petersburg – Saray Meydanı bu korkularının gerçeğe dönüştüğü ilk yer olduğundan beri de Dünya genelinde iktidarlar için hep bir korku unsuru olmaya devam etti meydanlar.

Toplum için meydanların önemi ise yine aynı sebeplere dayanıyor. Meydanların en büyük özelliği yukarıda da belirttiğim gibi geniş kitleleri birbiriyle buluşturmaya ve aramızda bir etkileşim, paylaşım kurmaya olanak sağlamaya aracı olması. Böyle olunca da insanlık tarihinin en büyük direnişleri, eylemleri hep meydanlarda gerçekleşti. Bunlara bir örnek vermek gerekirse; Çin Tiananmen Meydanı’nda 1989 yılında öğrenciler ve işçiler meydanda gösteriler yaptı. Ancak protestolar Çin hükümeti tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok insan yaşamını yitirdi. Gösterilerin odağında yüz binlerce öğrenci vardı. Binlercesi açlık grevi yaptı. 20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan edildi ve tanklar ve piyade birlikleri gösterileri bastırıp protestocuları dağıtmak üzere Tiananmen Meydanı’na gönderildi. Ölü sayısı resmî kaynaklara göre 200–300, Çin Kızılhaç’ına göre ise 2 bin–3 bin olarak açıklanmıştı.

Anadolu Topraklarından da en büyük iki örnek muhtemelen Taksim ve Beyazıt Meydanları olur. Taksim Meydanı 1977 1 Mayıs’ında devletin işçi sınıfının birlikteliğinin ve gücünün boyutuna karşı olarak 34 işçiyi katlettiği kanlı 1 Mayıs’a sahne olmuştu bildiğiniz gibi. Beyazıt Meydanında gerçekleşen en önemli eylem ise  16 Şubat 1969’da ABD’nin İstanbul Boğazı’na demir atan 6. Filo’sunun protesto mitingiydi.

Meydanların iktidarlarda oluşturduğu bu korku günümüzde, devletin meydanları yeniden düzenleme ve halka kapatmaya çabalaması olarak gerçeğe dönüşmektedir. Tarih boyunca da yaptıkları gibi saraylar, kliseler, camiler, alışveriş merkezleri kentin merkezine gözünü dikmiştir. Çünkü kendi otoritelerinin gücünü temsil eden bu meydanların kamusal alanlara dönüşmesi ve halkın bir araya geldiği etkileşimde bulunduğu mekanlar olarak kendilerini var etmesinden rahatsızdırlar. Açıklamak gerekirse bugün Anadoluda neredeyse her meydanda karşımıza bir Atatürk heykeli çıkmaktadır. Bu işte meydanların bu dönüşümünü nasıl tersine çevirmek istedikleri, bir güç unsuru olarak kullanmak istemelerinin en somut göstergesidir.

 Öyle ki Türk Dil Kurumu meydan’ın kelime anlamını politik ve kamusal değerinden uzaklaştırmak için ‘ yarışma, eğlence ve karşılaşma yeri’ olarak tanımlamıştır. Ancak tarihsel birikimin getirisi Anadolu halkının diline meydan kelimesi olması gerektiği gibi yerleştirmiştir. Örnek vermek gerekirse; bir durumun orta çıkışını ‘ meydana çıkmak’, bir şeyi önlemeyi ‘meydan vermemek’, aşırı davranışları ‘ meydanı boş bulmak’ kafa tutmayı da ‘meydan okumak’ deyimleriyle açıklamışızdır. Meydan sözcüğünün bu kadar zengin bir çeşitliliğe imkan sağlamasına şaşırmamak gerekli yukarıda bahsettiğim tarihsel nedenlerden ötürü.

Bu nedenlere baktığımızda aslında yaşadığımız topraklarda bulunan en büyük iki meydanda yapılması ön görülen değişiklik ve planlamaların da hangi nedenle yapıldığı daha rahat anlaşılabilir. Her ne kadar meydanlar sermayenin de geniş kitlelere ulaşabildiği noktalar olsa ve bu yüzden bu meydanları alışveriş merkezlerine, motorlu taşıtlara açık yerlere çevirmek isteseler de bunun altında aslında politik büyük bir neden yatmaktadır.

İşte bu nedenledir ki; günümüzde, geçen sene Taksim’de denedikleri ve sonuçlarına katlandıkları süreç şimdi Kızılay Meydanı için denenmek istenmektedir. Ankara’da Kızılay Meydanı’nda devasa bir kentsel planlama sürecinin adımları atılmaktadır. Güvenpark’ın altının kapalı otopark olarak değerlendirilmesi, üstünün meydan niteliğinden tamamen park niteliğine çevirilmesi ( ki Melih Gökçek’in Keçiören ve Yenimahalle’den sonra kentin daha fazla kısmına yaymak istediği Teleferik İstasyonlarından birisi Ankara tam da Güvenpark’ın üstüne inmektedir. ) ve kent meydanının şu an Ankara Adliye’sinin bulunduğu yere taşınmasının alt anlaşmaları yapılmaktadır. Böylece Kızılay Meydanı’nın Haziran Direnişi sonrası kazandığı daha fazla politikleşmeye yönelik tutumu, umutsuzca değiştirme çabasına girilmiştir. Ancak unuttukları şey bunu Anadolu’da son denediklerinde 31 Mayıs’ta başlarına gelendir.

Tüm bu meydanların niteliğini değiştirme çabaları işte İktidarın, halktan korkusunun bir göstergesidir. İktidarlar meydanlardan korkmaktadır. Çünkü kendilerine gelecek yıkımın kaynağının bu meydanlardan çıkacağını bilmektedirler. Öyleyse bize de şunu söylemek düşer; Bir gün yaşadığımız topraklardaki tüm meydanları özgürleştireceğiz, korkunuzu gerçeğe çevireceğiz!