Okul Cephelerinden “Cumhurbaşkanlığı Sarayı”na: Mimari Temsil Olarak Osmanlı-Selçuklu ve Ulusun Millet Olarak (Yeniden) İnşası*

Bülent Batuman

*Bu yazı Arredamento Mimarlık dergisinde yayınlanmıştır. (sayı: 285, 2014/12, s. 65-73).

Çokça alıntılanmıştır; “İnsanlar”, der Marx, “kendilerini ve şeyleri dönüştürüp, daha önce var olmayan yepyeni bir şeyler yaratır göründüklerinde, özellikle devrimci kriz dönemlerinde, kaygı içinde yardıma çağırdıkları geçmişin ruhlarıdır; onların isimlerini, savaş naralarını ve kostümlerini kuşanırlar, kurdukları bu yeni sahneyi saygın –yıllanmış– bir kılıkla ve ödünç bir dille sunabilmek için”.[1]  Çokça alıntılanmıştır çünkü Marx gibi yazarların bazı metinleri çağının ötesine ulaşan bir ilham potansiyeli barındırır; böyle olduğu için de, çoğu zaman bağlamları dışında da alıntılanırlar. Her ne kadar  Marx’ın satırlarının doğrudan konusu olan siyasal temsil bu yazının çerçevesi içinde yer tutsa da, ben de alıntıyı mimarlık alanı içine göndererek başlayacağım. Zira bu alıntı, ulus-inşası süreçlerinin alt-üst edici iklimlerinde yeni bir şeyi (ulusu) temsil etmeye soyunan iktidarların davranış biçimini pek güzel tasvir ediyor.

İster 19. yüzyılın Batılı örneklerini, isterse 20. yüzyılın ikinci yarısının post-kolonyal örneklerini düşünelim, bulduğumuz şey, ulusun temsili için işe koşulan tarihtir; çağrılan ruh olarak tarih. Ve her ruhun, geldiğini maddi bir biçimde –ya da maddi bir biçimle– kanıtlaması beklenir. İşte 19. yüzyıl canlanmacılıkları da (ruh çağırmayla pek uyumlu bir isimlendirme olduğuna dikkat etmeli), 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Üçüncü Dünya uluslarının eklektik kamusal mimarileri de bu işe koşulmuştur: daha önce varolmayan yeniyi (ulusu), geçmişin kılıkları içinde saygınlaştırmak, meşrulaştırmak için. Bugün de Türkiye’de buna benzer bir süreçten geçiyoruz; yeni bir ulus-inşası sürecinde, bu sürecin bir bileşenini oluşturan mimari üretim(ler) gündemimizi meşgul ediyor.[2]

“Milli” Mimari

Bir ulusu inşa etmekten söz edildiğinde akla erken cumhuriyet dönemi geliyorsa da, tarihsel bir süreç olarak ulus inşasını cumhuriyet öncesinden başlatmak gereklidir. Genellikle “I. Milli Mimari” akımı olarak isimlendirilen Osmanlı canlanmacılığının bu süreçteki hikayesi, bugün yaşadığımız deneyime dair önemli ipuçları içerir. Sibel Bozdoğan’ın işaret ettiği gibi, 19. yüzyıl sonlarında bu akımın alametifarikası sayılan mimari formlar, İngiltere’deki Gotik canlanmacılığının Hıristiyanlıkla ilişkisine benzer biçimde, dinsel içerik taşırlar.[3] 20. Yüzyılın ilk yıllarında ise, aynı formlar hızla “Türklüğe ihtida” eder.[4] Bozdoğan’ın, Şerif Mardin’e referansla altını çizdiği gibi, din yine de milli mobilizasyonun önemli bir unsurudur; dahası, ulus, seküler bir din olarak kavranır. Bu yüzden, Osmanlı’yı imleyen ve kısa süre önce dinsel içeriklere sahip olan mimari formların bir araya gelişiyle oluşan bir terkip olarak “I. Milli Mimari”nin cumhuriyetin ilk yıllarında varlığını sürdürmesi şaşırtıcı değildir; hatta Marx’ın sözlerini hatırlayacak olursak, bir devrim mimarisi olarak (devrimi temsil eden değil, devrimci durumun ürünü olan bir mimari olarak) çok anlamlıdır da.

Burada terkip kavramını kullanmam sebepsiz değil. “I. Milli Mimari” dediğimiz temsilin fragmanlardan oluşmuş olmasına işaret ediyorum. Bülent Tanju’nun Mimar Kemalettin üzerine yaptığı zihin açıcı okumayla işaret ettiği gibi, yüzyıl dönümünde Osmanlı mimarisi modernitenin basıncı altında “buharlaşır, fragmanlara ayrılır”.[5] Kemalettin’in çabası, bu fragmanlardan yeni bir bütünsellik, tutarlı ve sabit bir temsil üretmektir. Oysa, Berman’ın Marx’a atıfla işaret ettiği[6] ve Tanju’nun ısrarla vurguladığı gibi, modernite “katı olan” temsillerin durmadan “buharlaştığı”, tekinsiz bir durumdur. Kemalettin’in çabası da, 20’lerin sonlarına gelindiğinde pre-modern ideolojik göstergeler yığını olarak mahkum edilecektir. Bugün söz konusu olan da, aynı fragmanların bir kez daha ideolojik dolaşıma girmiş olması.

Ancak bu mimari fragmanların 21. yüzyıldaki macerasına geçmeden önce –eğer bu fragmanların siyasal alanla temasından bahsedeceksek–  Türkiye’nin 20. yüzyıl politik düşünce tarihinin ürünü olan bir başka terkibe daha değinmek gerekiyor. Söz konusu olan, Tanıl Bora’nın “sihirli terkip” diye tanımladığı “milliyetçi-muhafazakârlık”tır.[7] Dini, millet ve milliyetçilikle harmanlayan bu kavram, bir yanda laik Türkçülüğün, diğer yanda ise kendisi için bir çizgi olarak İslamcılığın tanımladığı sınırlar arasında kalan geniş bir Türk Sağı damarını tarif eder. Milliyetçi-muhafazakârlığın diyalektiği, bir yandan radikal modernizme ve sekülerizme tepki ile tariflenen muhalif bir öz-tahayyüle, diğer yandanda devlet odaklı resmi ideolojinin hegemonyasını destekleyecek “milli birlik ve beraberlik” söylemine imkan verir.

Bugün her ikisi de sönümlenmiş bulunan bu iki terkip, yani ideolojik bir çatkı olarak milliyetçi-muhafazakârlık ve bir milli mimari temsili olarak Osmanlı canlanmacılığı, AKP’nin temsil ettiği Siyasal İslam’ın ideolojik ve mimari temsillerle ilişkisi hakkında ipuçları sunuyor. Bunlardan ilkiyeni bir millet tanımı içinde etnisite-din bileşenlerinin dinamik birlikteliği, diğeri ise bir milli mimari temsili kurma çabasının paralelliği açısından bugünkü duruma ışık tutuyor. Bugün AKP iktidarı ile somutlaşan Siyasal İslam’ın başarısı ise, bu iki terkibi, söz konusu öncüllerinden radikal biçimde ayrıştığı bir noktada; ideolojik çatkısını da, mimari “üslubunu” da, fragmanlardan oluşan icatlar olduklarının bilinciyle kurmasındadır. Milliyetçi-muhafazakârlığın temelinde bulunan altın çağ nostaljisi, bu tahayyülün kendisini aşkın bir temsil olarak kurmasına yol açar. Benzer şekilde, milli olanın çekirdeğindeki boşluk (gerçekte tarih dışı bir milli özün yokluğu) da “I. Milli Mimari”yi aşkın bir temsil olmaya zorlar. Oysa 21. yüzyıl Türkiye’sinin Siyasal İslam’ı bu kabulleri tersine çevirerek çalışır. AKP’nin İslamcılığı, milliyetçilikle ümmetçilik arasındaki gerilimi akışkan bir birliktelikle üretken kılar. Bir açıdan milliyetçi-muhafazakârlık tersine çevrilmiştir; ancak söz konusu olan, terkibi oluşturan bileşenlerin ağırlıklarının değiştirilmesi, yani basitçe İslamcılık dozajının milliyetçilik dozajına kıyasla artırılması değildir. Tersine çevrilen, terkibin formülünün durağan karakteridir. Milliyetçi-muhafazakârlıkta bileşenler –hatta miktarlar– sabittir; isim bu bileşenlerden türer (çokça milliyetçilik ve muhafazakârlık, adı geçmeyecek kadar İslamcılık). Oysa bugün söz konusu olan, siyasi yelpazenin her ucundan “fragmanları” bir araya getirebilen esneklikte bir ideolojik formasyondur. Dikkat edilirse, bu formasyonun sabit bir ismi bile yoktur.[8] Türkiye siyaset tarihinde eşi görülmemiş bir pragmatizme tekabül eden bu ideolojik formül muhaliflerini hep hazırlıksız yakalar. Muhalifler durmadan, öne sürülen temsillerin içeriksiz, tutarsız veya düpedüz absürd olduğunu kanıtlamaya uğraşmaktadır. AKP’nin milliyetçi çıkışlar yaptığı dönemlerde MHP’nin, 12 Eylül’le hesaplaştığını ilan ettiğinde solcuların, “Ankara’nın bir Selçuklu başkenti” olduğu söylendiğinde tarihçilerin hali sadece ilk akla gelen örnekler.

İşte “Osmanlı-Selçuklu” temsili, siyasal alanda ihtiyaç duyulmayan isimlendirmenin mimarlık alanındaki karşılığıdır. Ve bu temsil, mimarlık camiası ve akademyası içinde şimdiye kadar hep bir fars olarak ele alındı. Doğruluk payı da var bunda. Bu temsilin içeriksizliğini göstermek için, üretilen örneklerin ne Osmanlı ne de Selçuklu olduğu, Osmanlı ile Selçuklu mimarlıklarının sabit, ahistorik biçimler olmadığı, belli tarihsel anlardaki biçimleriyle dondurulsalar bile bunlar arasındaki kesişim kümesinin anlamsız olduğu, vb. bir sürü gerekçe sayılabilir. Benim önerim ise, “Osmanlı-Selçuklu” ifadesini bir temsil olarak ciddiye almak: kurgusal olduğunun bilinciyle icat edilen bir temsil. Bu farkındalık, hem söz konusu temsile kayda değer bir dokunulmazlık sağlıyor, hem de kullandığı fragmanların bir araya gelişlerinde esneklik. Bunun ötesinde, bir mimari temsil olarak “Osmanlı-Selçuklu”, siyaset alanına, bir “boş gösteren” (empty signifier) olarak katılır. Ernesto Laclau’ya göre boş gösterenler, toplumsal yapıyı tutarlı bir bütün halinde temsil etmeye soyunan, sabit bir içeriği olmayan işaretlerdir. Ve ideoloji, tam da bu bütünlük illüzyonunu mümkün kılan mekanizmanın adıdır.[9] İşte bu yüzden, gerçekte bir içeriği olmayan, fakat bugün bir milli mimari üslubun imkanlılığı illüzyonunu siyasal bir gerçeklik olarak kuran “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin içeriksizliğini ispatlamaya çalışmak nafile bir çabadır.

“Osmanlı-Selçuklu”nun İnşası

Siyasal İslam’ın mimari ifadesi olarak “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin hangi fragmanlardan, nasıl bir araya geldiğini anlamak istiyorsak, üç noktaya dikkat etmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, yukarıda uzunca tartıştığım gibi, bu temsilin fragmanlardan meydana geldiğidir. Sivri kemerler, geniş saçaklar, cumba benzeri çıkmalar,Osmanlı ve Selçuklu bezemeleri, vb. farklı yapılarda farklı kombinasyonlarla bir araya gelmekte, fakat bu bir araya gelişlerin hepsi “Osmanlı-Selçuklu” mimarisi olarak isimlendirilmekte. İkinci nokta, bu temsilin önceden kurulmuş bir ideolojiyi/ mesajı/ anlamı “yansıtan” bir imge olmadığıdır. Aksine, bu temsil, AKP’nin ideolojik formasyonunun yeniden üretiminde bir bileşendir. Mimarlık, söylemin yapılı çevredeki yansıması değil, söylemin yapılı çevre dolayımıyla  inşasının vasatıdır (medium). Üçüncü nokta ise, bu temsilin önceden tasarlanmış bir formülünün bulunmadığı ve en az on yıllık bir süre içinde, farklı toplumsal grupların ve aktörlerin etkileşimi üzerinden geliştiğidir. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın klasik Osmanlı camilerinin taklitleri üzerindeki ısrarı veya Taksim için kurduğu hayallerin (AVM biçiminde ihya edilen Topçu Kışlası, klasik Osmanlı taklidi bir cami ve AKM’nin yerine Barok (?) bir kültür merkezi)gerçekleşmemesi, bu temsilin de toplumsal aktörlerin ve siyasal mücadelelerin etkisine açık olduğunu gösterir.

“Osmanlı-Selçuklu” temsilinin nasıl içeriklendiğine bakacak olursak, bu temsilin ölçek ve zaman eksenlerinde dönüşümler geçirdiğini görürüz. AKP’nin “Osmanlı-Selçuklu” mimarisine ilk referansı, 2005 yılında yeni okul binalarının bu “üslupla” inşa edileceğini ilan etmesiydi.

Isparta’dan “Osmanlı-Selçuklu” okul cephesi

Isparta’dan “Osmanlı-Selçuklu” okul cephesi

Sivri kemerlerin olmazsa olmaz olduğu, mali kaynakların ya da işçilik düzeyinin kısıtlı olduğu durumlarda kemer formunda sövelerle, hatta kemer gibi görünen motiflerle idare edildiği okul yapılarında mimari arayışlar birkaç cephe elemanına indirgenir. Mekânsal organizasyonun sıradanlığı kütleleri de hantallaştırdığı için, geniş saçak denemeleri okul yapılarında genellikle istenilen etkiyi yaratmaz. Benzer şekilde bazı okullarda çatılara eklenen çardak benzeri mekânlar da, kütleyi dönüştürecek arayışlar fazla maliyetli olacağından, yapıştırma kalmaktadır. Yine de, ülkenin dört bir yanında yüzlerce örneği inşa edilen bu tip okullar, “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin ilk adımını oluşturdular. Bu tarz cephelerin üretimi sürmekte, hatta eski okul yapılarına mantolama sonrası böylesi cepheler giydirilmektedir.

Okulların hemen ardından, 2006 yılında bu kez de Adalet Bakanlığı tarafından yeni yapılacak adliye binalarının “Osmanlı-Selçuklu mimarisi ile” inşa edileceği ilan edildi.

Kahramanmaraş Adliyesi

Kahramanmaraş Adliyesi

Henüz yapımına başlanmamış olan fakat üç boyutlu dijital görselleri hızla dolaşıma giren (bu erken imajları hâlâ internet ortamında bulmak mümkün) bu projelerde de, okullarda olduğu gibi, Osmanlı ve Selçuklu’ya ait olduğu düşünülen fragmanların tamamen rastlantısal kombinasyonları bulunmaktaydı. Adliye binalarının ölçeği ve program genişliği kütle hareketlerine de izin vermekte, fragmanların üç boyutlu olarak ele alınmasına olanak vermektedir. Yine de, dijital imgeleriyle dolaşıma giren ilk örneklerde tasarım kalitesinin düşüklüğü göze çarpmaktadır. Adliyelerin ardından Emniyet Müdürlüğü binaları gibi başka kamu yapılarında görülmeye başlanan “üslup”, kısa zamanda muhtarlıklardan düğün salonlarına, belediye binalarından kültür merkezlerine kadar her yapı türünde gözlenmeye başladı. 

Adana Müftülüğü için hazırlanan proje görseli

Adana Müftülüğü için hazırlanan proje görseli

Bu rastgele eklektisizmin uç örneklerinden biri de, 2007 yılında Ankara’da AKM alanına önerilen “Türk Tarih ve Kültür Parkı”ydı.

2007’de tamamlanan AKP Genel Merkezi binası ile birlikte ise, söz konusu fragman dağarcığını kullanan yeni bir dizilişin ortaya çıktığı görülür.

AKP Genel Merkezi

AKP Genel Merkezi

Tamamlandığı dönemde iç mekân dekorasyonunun şatafatı ile çokça konuşulan yapı, beyaz yüzeyleri ve monoblok kütlesi ile kazandığı soyut ağırlığı, daralıp küçülen ve bakır bir örtü ile sivrilen çatı katı ile “taçlandırır”. Binanın ortaya çıkmasıyla beraber, ön cephesinde yer alan ve iç içe geçen iki kare ile oluşan sekizgen yıldızların “aslında” Davut Yıldızı olduğu ve bunun da AKP’nin masonik bağlantılarının gizli bir ifadesi olduğu iddiası hızla dolaşıma sokuldu. İronik bir biçimde bu örnek, mimari fragmanlar ve ideolojik mesajlar arasındaki rastgele ilişkilerin aleyhte de çalışabileceğini gösterir. AKP iktidarının en sıkıntılı dönemlerinden biri olan 2007 yılı için ideolojik göstergeler (siyaseten) ölümcül olabilecektir. “Selçuklu kültür ve sanatının temel figürlerinden biri olan sekiz köşeli yıldızın”, Başbakan tarafından “Özbekistan gezisi sırasında Buhara şehrindeki eserlerde” görülüp beğenildiğine dair açıklamalar[10] spekülasyonların önünü kesmez ve sonunda en “sağlam” gösteren yardıma çağrılır: ön cephedeki yıldızların üzeri, 2007 seçimleri sonuçlanana kadar büyük bir Türk bayrağı ile örtülür.[11]

Selçuklu yıldızlarının yarattığı sıkıntıya karşın, AKP Genel Merkez yapısı, ilk örneğini sunduğu sadeleşme ve soyutlamaya dayalı dizilişin ortaya çıkışı açısından önemlidir. Aynı yaklaşım, aynı dönemde inşa edilen ve 2008 başlarında hizmete giren Konya Adalet Sarayı’nda da bulunabilir.

Konya Adliyesi

Konya Adliyesi

Bu kez Selçuklu göndermeleri daha barizdir; yine de beyaz taş ve mavi cam yüzeylerin kombinasyonu ile oluşan ve geometrik Selçuklu motifleriyle bezenen yapı, aynı dili konuşmaktadır. Bu iki yapıyla akraba bir üçüncü ve çok önemli yapı da, 2008 yılında inşasına başlanan ve yeni Diyanet İşleri kompleksi içinde yer alan Ankara’nın yeni protokol camisidir.

Ahmet Hamdi Akseki Camii

Ahmet Hamdi Akseki Camii

Büyüklüğü ve protokol işlevi ile “VIP cami” olarak adlandırılan, açılışı ile beraber “Ahmet Hamdi Akseki Camii” ismi verilen yapı ancak 2013 Nisan’ında bitirilir. Dikkat çekici olan, bir devlet projesi olarak bu caminin, güncel bir modernizmi temsil etmese de, geleneksel cami formlarının taklidinden sakınıp yeni arayışlara girmiş olmasıdır. İnşa eden firma tarafından “neoklasik tarzda, Selçuklu süslemeleriyle” tasarlandığı bildirilen camide,[12] yine (kırık beyaz) taş kaplama ile mavi cam yüzeylerin birlikteliği ile kurulan ve Selçuklu desenleriyle bezenen cephe, aynı ifadenin sürekliliğini temsil eder. Bu dilin kısa süre içinde Ankara’nın kamusal yüzleri için tercih edilen bir ortak payda haline geldiğini görmek mümkündür. Sonraki yıllarda çeşitli kamu yapılarında benzer uygulamalar görülecek, 2011 yılı genel seçimlerinde Ankara için ilan edilen “çılgın projeler”den biri Atatürk Bulvarı üzerindeki binaların bu tarz cephelerle giydirilmesi olacak, bu uğurda çıkarılan bir kanunla mimari telif haklarının gaspı bile gerçekleştirilecektir.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Atatürk Bulvarı cephe giydirmeleri: SGK Ankara İl Müdürlüğü binası, eski ve yeni halleri

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Atatürk Bulvarı cephe giydirmeleri: SGK Ankara İl Müdürlüğü binası, eski ve yeni halleri

“Osmanlı-Selçuklu”nun tutarsız bileşeni: Osmanlı Camisi

Devam etmeden, cami konusunu biraz daha tartışmakta fayda var. Ama cami konusunu daha detaylı tartışmaya geçmeden önce de, “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin, ulusun millet olarak inşası ile ilişkisini açmak gerekiyor. Osmanlı ve Selçuklu’ya aynı anda referans vermenin birkaç açıdan AKP ideolojisinin esnek karakterini desteklediğini söylemek mümkün. Her şeyden önce tarihsel referansın tek olmak yerine (örneğin sadece Osmanlı) ikili olması, hem fragman dağarcığını genişletir, hem de fragmanların terkibinde tutarlılık sorgulamasını geçersizleştirir. İkinci olarak, ikili referans, tarihsel dönem olarak hem genleşme, hem de sınırlama sağlar: söz konusu olan Türk ve Anadolu tarihlerinin seçmeci bir biçimde çakıştırılmasıdır. Böylece Anadolu’nun Türklerden başka sakini ve Türklerin de İslam’dan başka tarihi kalmaz. “Osmanlı-Selçuklu” referansı, siyasal söylem dünyasında “Türk-İslam sentezi” ile benzerlik gösterir gibi görünse de, aslında ideolojik olarak onun tam karşıtıdır. 12 Eylül rejiminin desteklediği “Türk-İslam sentezi” İslam’ın milliyetçilik için araçsallaştırılmasını içerir ve bu yüzden o dönemde de İslamcıların tepkisini çekmiştir.[13] AKP’nin İslamcılığı ise Türk İslamına, yani küresel İslam’ın içinde özel bir konum olarak Türk milletine işaret eder. İşte bu yüzden “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin inşası açısından cami hayati önemdedir.

Diyanet kompleksinin cami inşaatı henüz devam ederken yapılıp bitirilen Ataköy Mimar Sinan Camii, bu tartışma açısından kritik bir kavşağı temsil eder.

Ataköy Mimar Sinan Camii

Ataköy Mimar Sinan Camii

Bu ana kadar yaptığım okumada, AKP’nin “Osmanlı-Selçuklu” mimarisinin 2005-2008 aralığında bir yandan oldukça eklektik ve çoğu zaman kitsch nitelikli kombinasyonlar ürettiğini, fakat bir yandan da AKP binasında somutlaşmaya başlayan ve çeşitli kamu yapıları ile bugüne kadar gelen bir formülasyonun da, neredeyse bir devlet klasisizmi biçiminde ortaya çıktığını söylemiş oldum. Bu çizgisel tarihçe içinde Ahmet Hamdi Akseki Camii, söz konusu formülasyonun “tutarlı bir temsil” olarak sabitlenmeye başladığının ve cami mimarisine uygulandığının göstergesi haline gelmekte. İşte tam bu noktada, Ataköy Mimar Sinan Camii’nin “Osmanlı-Selçuklu” temsilini yeniden bozuma uğratıp “sıvılaştırdığını” iddia edeceğim.[14]

Klasik Osmanlı cami mimarisinin büyük ölçekli bir taklidi olan ve 2012’de tamamlanan cami, temsil görevini mimari göstergelerin kayganlığına teslim etmeyip, bir “usta”dan bir diğerine övgü içeren kitabesi ile yazıya döker. Kitabenin altında imzası bulunan Başbakan Erdoğan, doğrudan hitap ettiği “Usta Sinan”ı överken, eserlerinin  “bir milletin ve medeniyetin görkemli yüzünü dünyaya gösterdi[ğini]” vurgular. Bu ifadeye yakından baktığımızda, ilk anda göze batmayan bir anlatım bozukluğu dikkat çekicidir. “Bir milletin ve medeniyetin görkemli yüzünden” söz etmek, millet ve medeniyet arasındaki mesafeyi yok sayma denemesidir. Söylenmek istenen, iki ayrı “şey” olarak bir milletin ve bir medeniyetin varlığı değil, aslında milletle (Türklük) medeniyetin (İslam) bir ve aynı “şey” içinde erimesidir. Bu noktada, klasik milliyetçi-muhafazakâr söylemin Sinan üzerinden tersyüz edildiğini söylemek mümkündür. Milliyetçi-muhafazakâr muhayyilenin favori kültürel mitlerinden biri olarak Sinan’ın yapıları –ve özellikle de camileri– hem Osmanlı’nın “altın çağı” olarak kavranan bir döneme atıfla nostalji üretir, hem de gerek siyaset gerekse mimarlık için “Türk”ün başarı sembolü olarak “milli gururu” okşar. Bu çifte niteliğiyle “Mimar Sinan” 19. yüzyıl sonlarından başlayarak inşa edilmiş ulusal(cı) bir mittir.[15] Oysa Mimar Sinan Camii’nin kitabesinde, milletin hasleti olan İslam, milleti tanımlayan asli öz, Sinan da artık öncelikli olarak milli değil İslami kültür sembolü haline gelir.[16]

Bu tersyüz edilme ile, milletin tanımı da dönüşüme uğrar. İslam’ı asli bir içerik olarak kullanan “millet” tanımı, seküler ve etnik homojenliğe dayalı Kemalist “ulus”tan radikal biçimde farklıdır. AKP iktidarı ulusu millet olarak yeniden inşa etmeye soyunurken din, yüz yıl önce olduğu gibi, yine milli mobilizasyonun önemli bir unsurudur; fakat bu kez biçim olarak değil, içerik olarak milleti belirler. Yüz yıl önce seküler bir din olarak kavranan “ulus”, bu kez dinsel ortaklık ekseninde tahayyül edilen bir birliktelik olarak “millet”e dönüşür. Dahası, AKP’nin kullandığı biçimiyle “millet”, klasik milliyetçi-muhafazakâr kullanımdan da farklılaşır. “Milli birlik ve beraberliğin” bağlayıcısı olarak din yerine bu kez ulus ötesi potansiyelleriyle İslam dünyasının içinde ayrıcalıklı bir yeri olan bir millet söz konusudur. Bu tanıma uygun bir milletin inşasında ise, cami önemli bir araçtır. Her yıl yeni inşa edilen 1000 camiye ek olarak kubbesi ve minaresi olmayan camiler yıkılıp daha büyük ve geleneksel biçimlere sahip camilerle yenilenmektedir. Gecekondu alanlarında sürdürülen kentsel dönüşüm uygulamaları kapsamında TOKİ’nin ürettiği konut çevrelerinde de camiler tasarımın parçasıdır. Cami, bir sosyal mekân olarak öne çıkarılmakta, cami imamlarının camiyi özendirmek konusunda inisiyatif kullanmaları desteklenmektedir. Dahası, bir hegemonya projesi olarak “millet” inşasının aracı haline gelen caminin, toplumsal yapıya içkin farklılıkları asimile etmesi umulmaktadır.[17]

Caminin “içeriye dönük” sosyal işlevi yanında, AKP İslamcılığını küresel bağlamda geçerli kılacak bir temsil işlevi de vardır. Emperyal Osmanlı’ya referans veren cami “millet”i düşeyde liderin otoritesine, yatayda ise hayali dinsel cemaate bağımlı bir biçimde kurar. Burada söz konusu olan mimari ifadenin Osmanlı kimliğine yaptığı ısrarlı vurgu, din ve ulus arasında otantik bir bağ kurma iddiasını içerir. Milliyetçi-muhafazakâr söylem çerçevesinde nostaljik bir anlatı kuran bu mimari ifade, “altın çağ” mimarisini geçmişi yüceltmek için yeniden üretmiştir. Oysa İslamcılık çerçevesinde bugün üretilen anlam farklıdır; aynı biçim, şimdiki zamanda ve şimdiki zaman için, geniş bir mimari ifade repertuvarı içinde bilinçli bir tercihle inşa edilir. Söz konusu olan, politik bir yönelim olarak, tarih dışı (ahistorik) oryantalist imge ile bilinçli bir özdeşleşme kurmaya dayanan re-oryantalizmdir. Re-oryantalizm, ötekinin nazarında tanınır olmak için mevcut klişelere yönelir.[18] Yani re-oryantalizmin öznesi bu kimliği gönüllü olarak, onu bir marka gibi kullanmak üzere benimser. Klasik Osmanlı camisi hem içeriyle hem dışarıyla konuşan bir temsildir; AKP’nin cami mimarisi üzerinden kurduğu re-oryantalizm klasik cami mimarisinin tekrarı ile Doğu’nun seyirlik bir imgesini kurar. Dahası, Doğu’nun (İslam’ın) temsili üzerinde iktidar iddia eder; olası İslami temsiller arasında öne çıkmayı hedefler. Bu iddia hem Doğu’ya hem de Batı’ya yöneliktir; İslam’ın ötekileştirilmesini benimser ve onun içinde kendisine ayrıcalıklı bir konum tanımlar.

Dikkat edilirse burada söz konusu olan klasik Osmanlı cami mimarisinin taklididir; burada Selçuklu referansı yoktur. Peki bu durumu nasıl yorumlamalı? Selçuklu referansının yokluğu cami mimarisinde “Osmanlı-Selçuklu” temsilinden vazgeçildiği anlamına mı geliyor? Benim bu soruya cevabım olumsuz. Aksine, “yeri geldiğinde” (ve yukarıda göstermeye çalıştığım gibi klasik Osmanlı taklidinin bugün dolaşımda olması iktidar açısından “yerinde” bir strateji gibi görünmektedir) fragman dağarcığının tek bir elemanı ile bir diziliş kurmak mümkündür. Ve tutarsızlık gibi görünen bu seçmeciliğin, “Osmanlı-Selçuklu” temsilini –esnekliğini yeniden üreterek– güçlendirdiğini düşünüyorum. Yani klasik Osmanlı taklidi cami, katılaşmaya başlayan “Osmanlı-Selçuklu” temsilini parçalayarak yeniden üretir.

“Cumhurbaşkanlığı Sarayı”: eklektiğin defragmantasyonu

Son olarak, AKP iktidarının en iddialı mimari hamlesini tartışmak gerekiyor. Yazının başında değindiğim gibi, AKP dönemi mimarisini uluslararası basının bile ilgisine mazhar kılan –şu anki adıyla– “Cumhurbaşkanlığı Sarayı”[19] bu açıdan ciddi bir analizi hak ediyor.

Başbakanlık Hizmet Binası/ Cumhurbaşkanlığı Sarayı

Başbakanlık Hizmet Binası/ Cumhurbaşkanlığı Sarayı

Yerleşkenin projelerinin kamuya açık olmaması ve inşa sürecinin de gözlerden uzak tutulmaya çalışılması, bu işi zorlaştırıyor. Yine de, sınırlı gözlemlere ve bilgi kırıntılarına dayanarak da olsa, bir takım tespitler yapmak mümkün. Her şeyden önce yapıyı isimlendirmenin içerdiğizorluğun mimari açıdan da bir anlamı bulunduğunu görmek gerek. Zira bu zorluk, mimari programa dair tutarsızlıklara işaret ediyor. Başbakanlık Hizmet Binası olarak başlayan, aslında yakın gelecekte hayata geçmesi planlanan bir Başkanlık modelinin mimari programına uygun olarak tasarlanan, fakat bugün Cumhurbaşkanlığına devredilmiş bulunan yerleşkeyi Baş(ba)kanlık veya (Cumhur)Başkanlık binası olarak mı düşünmeli? İsimlendirmeden söz ederken; “köşk”ten “saray”a geçişin anlamı sadece bir ölçek meselesi midir? Ya da, eleştirel olarak kullanılan “Ak-Saray” isminin kayıtsızca benimsenmesi nasıl yorumlanmalı? Politik eleştiri olarak kinayeye tecahülüarifle mukabele etmenin, AKP ideolojisinin pragmatik kayganlığıyla ilişkisi olduğu açık; ancak bunun mimari temsil ile –temsil eden değil temsil edilen olarak mimarlıkile– de bir ilişkisi yok mu? Bu soruların üzerine düşünülmesi gerektiğini sanıyorum.

Burada mimarinin başka bir biçimde daha siyasete konu olduğunu görüyoruz: siyasal temsil, siyasi erk(ler)in sistem içindeki dizilişinin bir ifadesini de mimari programların (baş)kent mekânına yayılışında buluyor. Yani binanın mimari programı, binanın mimari temsil olarak anladığımız kısmıyla (kütle, cephe elemanları, vb. ile iletildiğini varsaydığımız mesajlarla) değil, siyaset bilimi terminolojisi içinde anlaşılması gereken temsil açısından anlam kazanıyor. Siyasal sistemin hiyerarşisi açısından bakıldığında oluşan çelişkili durum Başbakanlık-Cumhurbaşkanlığı-Başkanlık pozisyonları arasındaki muğlak geçişkenlikle binayı aşkın bir iktidarın mekânına çevirir. Bu iktidar, hem siyasal temsil açısından ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir “makam”dır, hem de kim olduğunu çok iyi bildiğimiz bir kişi. Muğlaklık ile üretilen bu mutlaklık, kuşkusuz iktidarı temsiliyetten koparmaya yarar.

Dahası, gözümüzü alan mutlaklık, erkler ayrılığının, (baş)kent mekânında yeniden dizilişini de gözden kaçırmamıza sebep olur. Zira burada mesele sadece devasa bir iktidar mimarisinin inşası değildir. Mesele, gazete sayfalarında yapıldığı gibi, yeni yerleşkenin metrekare cinsinden dünyanın farklı yerlerindeki “saraylarla” karşılaştırılması da değildir. Asıl mesele, mimari bir problem olarak büyüklüğün yatayda (benzer yürütme yapıları arasında) işaret ettiği farktan çok, düşeyde (farklı erkler arasında) mevcut farka yaptığı müdahaledir. Yani, yeni yerleşkenin “ne kadar büyük” olduğuna dair yapacağımız tartışmada karşılaştırma kıstası, siyasi temsil açısından, Brunei Sultanı’nın sarayı değil, TBMM yerleşkesi olmalıdır. Ulusu temsil eden parlamento, mimari temsil ayrıcalığını yürütme erkine devretmeye zorlanır. Tam da bu yüzden yeni bir yapıya ihtiyaç doğar; eski mekânlar içinde yeni bir erk paylaşımını kurmak mümkün olmadığından. Ve işte bu yüzden, yeni bir siyasal kurguyu mekânsal olarak inşa etmeye soyunurken hep yapılan mekânsal kaydırma (yeni başkentlerin inşası, vb.), 2014 Ankara’sında şaşılacak derecede küçüktür: hepi topu 7,5 kilometrelik bir yer değiştirmedir söz konusu olan. Ve bu mesafenin kısalığı, kentin mevcut (iktidar) dizgesi içinde bir dönüşümü daha da iyi anlatır. Çankaya Köşkü asla bir merkez olmamıştır; kentin orijinal omurgasının ucudur, kente yüksekten baksa da, kentin odağı değildir. Merkez ise yürütme ile yasamanın birlikte yerleştiği Kızılay’dır (uzun süre Meclis’in Ulus’ta kaldığı düşünüldüğünde bu omurganın da gerilimli bir yapısı olduğu görülecektir). Buna karşılık, Çankaya’dan AOÇ’ye yapılan kısa hicret, genişleyen kentin fiziki merkezine doğru kurucu bir harekettir. Yeni yerleşke bir tabula rasa üzerine inşa edilmemiştir; bir palimpsesttir. AOÇ, fiziksel olarak boş, anlamsal olarak da silinip üzerine yeni anlamlar yazılması gereken bir sayfa olarak okunur iktidar tarafından. Böylece fiziksel merkezde sembolik bir ağırlık merkezi, eskinin üzerine basarak inşa edilmiş olacaktır.

Burada, tasarlanmış bir başkent olarak Ankara’nın sembolik akslarına da değinmek gerekir.

Ankara’nın sembolik aksları

Ankara’nın sembolik aksları

 Atatürk Bulvarı’nın oluşturduğu kuzey-güney yönlü omurga, kentin temsiliyet mekânlarını da kurar. Eski kentle yeni kent arasındaki bağlantı hattı, Yenişehir’de kurulan Vekaletler Mahallesi’nin de simetri aksı haline gelir. Bu aks kabaca Kale’ye yönelmektedir. Bu sembolik dizilişe Anıtkabir’in eklenişi ise çok daha hassas bir geometriyle gerçekleşir. Anıtkabir’in birbirine dik iki aksından birisi Kale’ye, diğeri ise doğrudan Meclis’e uzanır. Bu topoğrafyaya Demokrat Parti’nin ekleyeceği boyut, eski şehirden Yenişehir’e geçiş yapılan Sıhhiye’de çatallanan omurgayı (Atatürk Bulvarı ve Mithatpaşa Caddesi), Bulvar üzerinde gökdelenle, Mithatpaşa üzerinde de (kentin bir başka yüksek noktası olan) Kocatepe Camii ile işaretlemek olur. 12 Eylül rejiminin kente kattığı antısal eleman olan AKM yapısı ise, boş arazisi içinde serbest biçimde konumlanır; bu yapının törensel bir giriş yoluyla somutlaşan simetri aksı da Kızılay’a yönelmiştir. İşte bu akslar silsilesine yeni katılan Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinin, kendisine referans noktası olarak 12 Eylül’ün AKM yapısını almış olması dikkat çekicidir.

Yerleşkenin çekirdeğini oluşturan, bir avlu etrafında konumlanan ve kısa bir ana bina ile uzun iki destek binasından oluşan yapı grubunun mimari diline bakacak olursak, daha önce sözünü ettiğim kamu yapılarında görülenlerden farklı bir klasisizmin geliştirildiğini görmekteyiz.

Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi, ana bina

Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi, ana bina

En temelde kolon dizilerinin ritmi ve geniş saçakların hakimiyeti ile kurulan düzenin yarattığı etki, aslında tipik bir neoklasik cephenin ağırlığını yansıtmıyor. Bu cephelerde iki eleman kararlı bir biçimde dışarıda bırakılmış: kemer ve duvar. Kemer kullanmama kararı eklektisizmin sınırlarını belirlerken, geniş duvar yüzeylerinin kullanılmaması binaları hafifletir. Zemin katın rengi farklılaştırılarak düşeyde yaratılan çeşitlenme de bu hafiflemeyi destekler. Bu etkiyi destekleyen bir unsur da uzaktan iri görünen kolonların gerçekte bitişik ikili ve üçlü kolon grupları olmasıdır. Ana bina kütlesine bakıldığında, aslında monolitik bir kütle olan yapının çoğaltılmış çatı örtüleri ile parçalandığı görülür. Kütleyi dinamikleştiren bu hareketin mekânsal maliyeti ise, aslında tüm bir çatı katının, ortadaki balo salonu dışında israf edilmesidir. Dört köşeyi tutan ve kapalı mekânların devamı gibi algılanan çatıların altı aslında mekânsal kalitesi pek de yüksek olmayan yarı açık alanlar. Bu çatıların örttüğü şeyse ağaç gruplarından başka bir şey değil. Yani ortaya çıkan, kullanılacağı çok kuşkulu, ağaçların yağmurdan korunduğu bir “yeşil teras”. Binanın genel olarak yeşili içine alma çabası, zemin katın iç avluya bakan cephesinde düzenlenen kış bahçesinde de görüldüğü gibi başarılı değil. Zira bu kış bahçesi, sert zemin içine dizilen iki sıra ağaçtan ibaret. Ve anlaşıldığı kadarıyla buraya dikilen çınarlar da kurudukları için farklı bir ağaç türüyle değiştirildiler.

Ana binanın mekânsal programlamasına bakacak olursak, yukarıda değindiğim gibi, tüm mekânların programı, Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına dönüşümle birlikte yeniden yazılıyor. Binanın asli mekânlarından Başbakanlık makamı Cumhurbaşkanlığı’na dönüşse de, kullanıcı değişmediği için ne makam odasında, ne de kullanıcıya ait servis mekânlarında  değişikliğe ihtiyaç olmayacağı açık. Buna karşılık yine en temel mekânlardan olan iki toplantı salonundan büyük olanı Bakanlar Kurulu yerine Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına ayrılıyor. Başbakanlık hizmet binası programının yine önemli bir mekânı olan (teknik altyapısı yabancı firmalarca kurulan) yüksek teknolojili (ve yüksek maliyetli) kriz merkezinin ise Cumhurbaşkanlığı kuruluş yapısı içinde yeri yok.

Ön cepheye yerleşen ve kente bakan makam odası, cephenin ortasında çıkma yapan kütle içinde yer alıyor. Makam odasının önünde yer alan balkon ise, mevcut haliyle “balkon konuşmalarına” hiç uygun değil. Zira ön cephedeki giriş portiki makam odasının balkonundan daha dışarıda ve çatısı balkonun parçası değil. Bu da, bir balkon konuşması yapılması halinde balkondaki konuşmacı ile aşağıdaki kitle arasında rahatsız edici bir engel anlamına geliyor. Binanın içinde ihtiyaç duyulan mekânların çok farklı büyüklüklerde olması, sadece planda değil, kesitte de hareketli ve farklılaşan çözümler gerektirmiş. Yine de binanın önceliğinin işlevsel çözümlerden çok ihtişam olduğu çok açık. Binanın çekirdeğini oluşturan anıtsal merdivenin içinde yer aldığı boşluğun taban alanı, hacmin yüksekliğini karşılamaya yetmiyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan epey dik merdivene doğru yürürken üst katı görmek için bayağı yaklaşmak gerekiyor ve bu da merdivenlerin azametini zayıflatıyor. Merdivenin yer aldığı boşluğun avizeleri ise, tavandan sarkan onlarca ters koniye takılmış yüzlerce ampulle aydınlanıyor. Burada toplam kaç ampul olduğunu tahmin etmek, inşaat faaliyeti devam ederken işçiler arasında eğlenceli bir oyundu.

Yerleşkenin merkezi yapı grubundaki mimari dile geri dönecek olursak, kolonad+geniş saçak formülüyle üretilen ve sağır yüzeyleri yadsıyan görece hafif bir klasisizmin varlığını tespit etmek mümkün. Bu klasisizmin, projenin müellifi olan Şefik Birkiye’nin çalışmaları içinde nereye oturduğuna da kısaca değinmek gerekiyor. Tamamlandığında (1989) postmodern diliyle tartışma yaratan Klassis Otel’in mimarı olan Birkiye’nin daha sonraki işlerine bakıldığında, kullandığı dil sadeleşse de, belli bir klasisizm arayışının sürdüğü görülür. Mimari yaklaşımını açıklarken ısrarla tarihe ve belleğe vurgu yapan Birkiye, “yerelin mirasına” ve “geleneğin yorumlanmasına” özen gösterdiğini belirtiyor.[20] Mimarın Avrupa kentlerinde tasarladığı kurumsal yapılara bakıldığında ürettiği cephelerin çok daha ağır olduğunu görmek ilginçtir. Bu bağlamda, “Başbakanlık Hizmet Binası” projesinde yerelin geniş saçaklı çatılarla temsil edildiğini görüyoruz (Birkiye’nin Haydarpaşa projesinde de saçaklar çok daha abartılı ve daha oryantal bir hava ile kullanılmış). Peki yapının ürettiği klasisizmin hafifliğini nasıl yorumlamalı? Ve daha önemlisi, bu mimari ifade “Osmanlı-Selçuklu” temsilinin neresinde duruyor?

Ömer Kanıpak’a göre, AKP’nin muhafazakar imgeler gerektiren kamusal projelerinde açık Selçuklu ve Osmanlı göndermeleri kullanılırken, prestij vurgusu önde olan kurumsal yapılarda postmodern neoklasiğe başvurulmakta.[21]Bu yorumda doğruluk payı olsa da, bir bütün olarak Cumhurbaşkanlığı Sarayı bu kadar saf bir temsil sunmaktan çok uzak bir proje. Öncelikle kurulan mimari dilin “hafif klasisizminin” mimarın kişisel tercihinden çok işverenle müzakere sürecinin olumsal bir sonucu olduğunu öne süreceğim. Bu iddiayı kanıtlamak için şu an yeterince veriye sahip değilsek bile, Birkiye’nin başka çalışmalarında gözlenen klasisizmin, işveren tarafından fazla Avrupai bulunduğu için revize edilmesinin istendiğini ve bu diyaloğun sonucunda da mevcut projenin ortaya çıktığını düşünüyorum.

Bu “hafif klasisizmin” “Osmanlı-Selçuklu” temsili ile ilikisini kurmak içinse, yeniden vaziyet planına dönmek gerekiyor.Vurgulamak gerekir ki yerleşke sadece avlu etrafına yerleşen yapı grubundan ibaret değil. Yerleşkede, bir dizi destek yapısı dışında çok önemli iki yapı daha var: Cumhur/Başkanlık konutu[22] ve cami.

Yerleşkenin maket fotoğrafı

Yerleşkenin maket fotoğrafı

Aslında bu iki yapı, ana yerleşme şemasının asli unsurları. Zira ana bina her ne kadar arkasındaki avlu ile birlikte bir yapı grubunun parçası ise de, aynı anda önündeki meydanın iki ucuna yerleşen bu iki yapıyla da bir başka grup oluşturuyor. Henüz inşaat aşamasında oldukları için çok tartışılmayan ama basına sızan maket fotoğraflarında açıkça görülen bu yapıların mimari dili ise oldukça farklı. Konuta bakıldığında, ana binada kullanılmayan kemerlerin burada kullanıldığı görülüyor. Çok çok sınırlı veri ile spekülasyon yapmak yanlış olacaksa da, bu yapıda mimar ve işveren arasındaki “müzakerelerin” bu kez çok daha yoğun bir eklektisizm üreteceği çok muhtemel.

Konutun karşısında ise, büyükçe bir destek yapısı (muhtemelen kültürel programı olan bir yapı) ile birlikte cami yer almaktadır. Bu cami, maket fotoğraflarından görüldüğü kadarıyla, dört yarım kubbeyle desteklenen bir merkezi kubbesi ve dört köşesinde dört minaresi olan, kare planlı bir yapıdır. Fotoğraflardan, yapının yine bir klasik Osmanlı taklidi olacağı görülebiliyor. Maket fotoğraflarının bize söylediği, konut yapısındaki eklektisizmin Birkiye’nin Klassis Otel’den bu yana katettiği yolu geri dönmesini sağlayacak kadar kitch’e yaklaştığı, cami konusunda ise mimarın tasarım erkini tamamen işverene teslim ettiğidir.

Mimari temsili değerlendirirken yerleşkenin bütününü dikkate alacak olursak, burada “Osmanlı-Selçuklu”nun gösterge dağarcığının, üç farklı yapıda somutlaşan bir kombinasyonlar kombinasyonu biçiminde bir araya geldiğini görürüz. Aynı fragmanlar grubunun aynı yapıda değil de farklı ifadeler üreten farklı yapılarda yer alması, temsilin olabildiğince geniş bir alanı kapsayarak içsel gerilimleri üretken kılması anlamına gelir. Örneğin Malezya’da yeni idari merkez olarak inşa edilen Putrajaya’nın mimarisine baktığımızda hemen her yapı, aynı anda hem yerel kültürel elemanları, hem postmodern bir klasisizmibarındırır. Tartıştığımız örnekte ise, “Osmanlı-Selçuklu”yu küresel bir anıtsallıkla buluşturmak için her yapıda farklı bir fragman seti bir araya gelip, ikinci bir dizilişle vaziyet planına yerleşirler. Yani her yapının oluşturduğu terkip, daha büyük bir terkibin fragmanına dönüşür. Böyle bakınca, yerleşkenin tasarım kurgusu (bu kurgunun, mimarın tek başına ürettiği bir strateji değil, aktörler arası etkileşimin olumsal bir sonucu olduğunu tekrar vurgulamak isterim) bir harddiskin defragmantasyon işlemine tabi tutulmasına benzer. Fragmanlar önce ayrışır, sonra da toparlanarak gruplar halinde yeniden –ve en verimli biçimde– dizilirler.

Yerleşkenin girişinde yer alan meydan, temsili olarak (gerçekten öyle çalışması pek mümkün görünmemektedir) bir kamusal alan tarifler. Böylesi bir kamusal alanı güçler ayrılığınıifade eden yapıların ve ulusal sembollerin tariflemesi beklenir (örneğin Washington D.C.’de Capitol binası, Beyaz Saray ve Lincoln Anıtı). Burada ise kamusal alan, otorite figürünün konutu, yürütme erkinin bürokratik aygıtı ve caminin sembolizmi arasında kurulur. Burada kurulan imgenin demokratik bir mimari imge olmadığı açıktır. Dahası, oluşturulan temsilin küresel ölçekte dolaşıma girmiş olması da öngörülmemiş bir durum değil, bir güç gösterisidir.Bu temsil, Batılı olmayan fakat Oryantal göstergelerden de uzak durmayı başaran bir “hafif klasisizm” ile Oryantal olduğu kuşku götürmeyen klasik Osmanlı taklidi caminin birlikteliğinden oluşur. Ali Artun’un ironik bir biçimde kullandığı “gayri milli mimari”[23] isimlendirmesi bu açıdan yerindedir; zira AKP’nin İslamcılığı her şeyden önce küreseldir ve “Osmanlı-Selçuklu” temsili, Osmanlı ve Selçuklu motiflerinin birlikteliğinden çok ötede anlamlar kurmaktadır. Küresel sahnede hem “Batılı ama tam da değil”[24] bir anıtsallık inşa eder, hem de (cami ile) kendini ötekileştirerek Doğu’nun temsilini ele geçirmeye çalışır.

Kaynakça

[1] Alıntının kaynağı olan Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i Türkçe’de mevcut. Farklı İngilizce basımlar kullanılarak yapılan buradaki çeviri ise bana ait.

[2] Bu satırlar yazılırken konu uluslararası medyanın da gündemine girmiş görünüyor: “Erdogan bezieht neuen Protz-Palast”, Bild, 29 Ekim 2014; T. Arango, “Turkish Leader, Using Conflicts, Cements Power”, The New York Times, 31 Ekim 2014; D. Dombey, “Price tag of Erdogan’s new palace revealed: $600m”, Financial Times, 4 Kasım 2014.

[3] S. Bozdoğan, Modernism and Nation Building (Seattle ve Londra: University of Washington Press, 2001), s. 34.

[4] İfade, Hans-Lukas Kieser’in kitabının başlığından alıntıdır. Bkz. H.L. Kieser, Türklüğe İhtida: 1870-1939 İsviçre’sinde Yeni Türkiye’nin Öncüleri (İstanbul: İletişim, 2008).

[5] B. Tanju, “Kemalettin’i Yeniden Konumlandırmak”, içinde A. Cengizkan (der), Mimar Kemalettin ve Çağı: Mimarlık/ Toplumsal Yaşam/ Politika (Ankara: TMMOB Mimarlar Odası ve Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2009), s. 219.

[6] M. Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor: Modernite Deneyimi (İstanbul: İletişim, 1994).

[7] T. Bora, Türk Sağı’nın Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık (İstanbul: Birikim, 2009).

[8] Başlangıçta “muhafazakâr demokrat” tanımını kullanan AKP, artık herhangi bir sıfat kullanmamakta, neo-Osmanlıcılık, pan-İslamizm, post-Kemalizm gibi tanımlamalar muhaliflerce kullanılmaktadır. Konudan uzaklaşmamak adına detaylarına girmeyeceksem de, ben “neoliberal İslamcılık” tanımını tercih ediyorum. Bkz. B. Batuman, “Minarets without Mosques: Limits to the Urban Politics of Neoliberal Islamism”, Urban Studies 50/6, May 2013, s. 1095-1111.

[9] E. Laclau, “Why do Empty Signifiers Matter to Politics?” içinde E. Laclau, Emancipation(s) (Londra: Verso, 1996), s. 36–46.

[10] “AK Parti binasında ilginç simgeler”, Haberturk, 09.05.2007; http://www.haberturk.com/gundem/haber/22649-ak-parti-binasinda-ilginc-simgeler (erişim tarihi: 12.11.2014)

[11] Sekiz köşeli yıldızın bir başka ironisi de, aynı formun plan şeması olarak Petronas Kuleleri’nde kullanılmış olmasıdır. Pelli’nin postmodernizmi, sekizgen yıldız motifini, Malezya’ya küresel İslam içinde bir yer tarif etmek için işlevselleştirir. Bkz. A. D. King, Spaces of Global Cultures: Architecture, Urbanism, Identity (Londra ve New York: Routledge, 2004), s. 17.

[12] Bkz. http://enderinsaat.com/Icerik.ASP?ID=1316 (erişim tarihi: 12.11.2014).

[13] M. Yılmaz, “Darbeler ve İslamcılık”, içinde M. Gültekingil ve T. Bora (der.), Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 4: Milliyetçilik(İstanbul: İletişim, 2003), s. 637-8.

[14] Burada kastettiğim, temsilin katılaşarak sabitlenmesine direnmek anlamında sıvılaşma; ancak Bora’nın Türk Sağı’nın hallerini tartışırken İslamcılığı sıvı hal olarak okumasına da işaret etmek isterim: “İslamcılığa, Türk Sağının lügatçesi olarak, imge, değer, ritüel kaynağı olarak bakıyorum. Tek kaynak değil tabii; ama belki en bereketli, en hararetli kaynak, onsuz olmaz bir hayat pınarı... İslamcılık Türk Sağının sıvı halidir – kap değiştirme ve mecra bulma gücü modernlik kadar yüksek!...” T. Bora, a.g.e., s. 8.

[15] U. Tanyeli, “Mimar Bireyin Sahte Tarihi ve Sinan”, içinde U. Tanyeli, Mimarlığın Aktörleri, (İstanbul: Garanti Galeri, 2007), s. 34-39.

[16] Bu tartışmayı daha detaylı olarak şurada yaptım: B. Batuman, “Türk Sağı’nın Süngüleri: “Milliyetçi-Muhafazakârlık”tan İslamcılığa Cami Mimarisi”, Praksis 2014/2-3 (yayın aşamasında).

[17]Burada, Kürt sorununu dini asimilasyon yoluyla çözme girişimi karşısında 2011 yılından başlayarak cami dışında kılınan Cuma namazlarını ve Alevilere yönelik bir asimilasyon projesi olan Cami-Cemevi projeleri hatırlayabiliriz.

[18] Bkz. L. Lau, “Re-Orientalism: The Perpetration and Development of Orientalism by Orientals”, Modern Asian Studies, 43 (2009), s. 571-590 ve L. Lau ve A. C. Mendes, Re-orientalism and South Asian Identity Politics: The Oriental Other Within (Londra ve New York: Routledge, 2013). Re-Oryantalizmin özellikle İstanbul için anlamı üzerine bir tartışma için, bkz. B. Batuman, “ ‘Everywhere is Taksim’: The Politics of Public Space from Nation-building to Neoliberal Islamism and Beyond”, Journal of Urban History (2015) (yayın aşamasında).

[19] Yazının burasında yapıyı hangi isimle anacağımı düşünürken Google’a “cumhurbaşkanlığı sarayı” yazdım ve karşıma bu başlıkla açılmış bir Wikipedia sayfası çıktı. Sayfanın Türkçe versiyonu 18 Nisan 2014’te, “Başbakanlık Sarayı” başlığı ile yaratılmış, 13 Eylül 2014 tarihinde başlık “Cumhurbaşkanlığı Sarayı” olarak revize edilmiş. İngilizce sayfa ise 17 Ekim 2014 tarihinde yaratılmış. Sayfanın Azerice, Almanca ve Hollandaca versiyonları da mevcut. Bkz. “Cumhurbaşkanlığı Sarayı”, Wikipedia.org; http://en.wikipedia.org/wiki/Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Saray%C4%B1 (erişim tarihi: 12.11.2014).

[20] Vizzion Architects, “Architectural Approach”, http://www.vizzion-architects.com/en/approach.php (erişim tarihi: 12.11.2014).

[21] Ö. Kanıpak, “Yeni Başbakanlık Sarayı ve Giydirilmiş Sandalyeler”; http://www.omerkanipak.com/2014/06/02/yeni-basbakanlik-sarayi-ve-giydirilmis-sandalyeler/ (erişim tarihi: 12.11.2014).

[22] Böyle söylüyorum çünkü projede bir konut yapısının bulunması bile sorunludur. Bir Başbakanlık kompleksi içinde konut bulunmaz. Zira yetkililer de konutun projeye sonradan eklendiğini söylüyorlar. Cumhurbaşkanlığı kompleksi de esasen bir konuttur; onun da kapsamlı bir idari programı yoktur. Ancak bir Başkanlık sarayı geniş bir yürütme organizasyonu ile konut yapısını birlikte içerir. Ve yerleşkenin planlamasına bakıldığında, konutun işlev değişikliği sonrasında eklenmiş bir unsur olmadığı çok açıktır.

[23] A. Artun, “Başkanlık Sarayı ve Mimarlık Tarihi”, e-skop.com, 29.8.2014; http://www.e-skop.com/skopbulten/baskanlik-sarayi-ve-mimarlik-tarihi/2094 (erişim tarihi: 12.11.2014).

[24] H. Bhabha, “Of Mimicry and Man: The Ambivalence of Colonial Discourse”, içinde H. Bhabha,The Location of Culture (Londra ve New York: Routledge, 1994), s. 122-3. Bhabha’nın işaret ettiği, Batı’yı taklit eden Doğu’nun ne kadar çabalasa da bunu gerçekleştirememesidir (“almost the same but not quite”). Burada söz konusu olansa, Batılı imgeyi aynen taklit değil, Batı’dan “biraz” farklı olarak kurma çabasıdır.