Kaçak Yerleşke ve Aydınlanma

Ali Haydar Alptekin

Mimarlar Odası Ankara Şubesi bir mekân-politik gündem olarak yeni cumburnaşkanlığı yerleşkesini siyasi arenaya armağan etti. Bu armağan, değil sadece Ankara ve Türkiye’de, yurtdışında bir çok yayın kuruluşunda ve hatta Vatikan’ın resmi açıklamalarında bile yankı yaptı.

Oda ve konumuz özelinde Ankara Şubesi, kente karşı suçlara dolayısıyla ve yine kendi özelinde başkente karşı suçlara karşı yürüttüğü mücadeleyi, karşısına aldığı/almak zorunda kaldığı öznelerin gücü ve ağırlığı karşısında taviz vermeden oluşturduğu “kent izleme merkezi” ile mesleki ve hukuki bir çok girişim ve etkinlikle gündemde tutmaya devam ediyor. Bu mücadelenin günümüzde doruk noktasına ulaştırdığı gündem Oda’ca ifade ediliş biçimiyle “kaçak saray.” Bilindiği gibi sahiplerince saray olarak ak sıfatıyla sunulan yapı ya da yapı grubu hukuk dışı yollarla yani kaçak olarak, hem de AOÇ arazisinde büyük bir çevre kıyımı ile inşa edildi.

Yerleşkenin kamoyuna yansıyan “kaçak olma,” “milyarlarca liraya mal olma,” “bin odalı olma” ve “saray olma” özellikleri hala tartışılmaya devam ediyor. Ancak Mimarlar Odası Ankara Şubesi konuyu enine-boyuna tartışmak için başarılı bir organizasyonla 6 Aralık Cumartesi günü üç ayrı oturumdan oluşan bir panel düzenledi.

Türkiye ekonomisi ve siyaseti ilginç kesişimleri ve çakışmaları karşımıza sunmakta. İnşaat ve inşaata bağlı yan sanayi ülke ekonomisini ayakta tutan temel sektörlerden birisi olmuş durumda. Mantığı ve akılcılığı zorlayacak ölçüde ölçeği genişlemiş devasa yapılar kent topraklarını Tahsin Yücel’in “Gökdelen” romanındaki kentsel dönüşümün önünü açmak için hukuğun özelleştirildiği örneği aratmak bir yana kıskandıracak bir durumda inşa ediliyor. Bu inşa faaliyeti ile itidar, ikinci cumhuriyetini kurmaya çalışırken mekâna, mimarlığa ve yeni bir mekân politikasına gönderme  yapıyor.

Oda’nın düzenlediği panelde oda yöneticileri ve uzmanları ile muhalefet partisi temsilcisinin olduğu oturumunun yanısıra mimarlık ve kent, mekân ve politika üzerine çalışmalar yapan kuramcıların da yer aldığı iki oturum daha vardı. Mekânın ve politikanın tartışmasını akademi dünyasının değerli isimleri tartıştılar.

Bu tartışmaların Oda’nın Dosya isimli dergisinde yayınlanması planlanıyor. Tüm konuşmacıların birer referans kaynak niteliğinde olan değerli sunumlarına oradan ulaşabiliyor olacağız. Bu yazı o sunumlardan süzere,k konuya mekân-politik tartışmasının ikinci kısmına çubuk bükerken özellikle yoğunlaşılması gereken bir kaç nokta üzerinde durmaya çalışıyor.

Tarih yazımının açıklayamadığı bazı dönemler vardır: Karanlık dönemler. İnsanlığın bu karanlık dönemlere nasıl ve neden girdiği ve yine nasıl ve neden bu dönemden çıkarak o zamana kadar biriktirdiği uygarlaşma ve insanlaşma bilgisini ilerlettiği merak konusu olmuştur. Tarihte kara delik gibi durur karanlık dönemler, insanın ilerleyişindeki süreklilik-kopuş diyalektiğinde filmin yandığı kopuşlardır belki de...

Bugün Türkiye’de bir “karanlık dönem”in yaşandığı iddinın ötesindedir artık. Türkiye’nin modernleşme filmindeki kopuklukların yani bugün iktidardaki “örgütlü cehalet”in nedenini ve nasılını açıklamak için, mimarlık kuramcılarının ve tarih yazımının önemli isimlerinin Marksizme başvurmasını önemsemek gerekiyor. Çünkü sadece karanlık dönemi açıklamak için değil, bu karanlığın içinden çıkmamız için de daha fazla umutlu olmamıza olanak sağlıyor bu durum.

Arrademento Mimarlık dergisi yayın koordinatörü ve Mardin Artuklu Üniversitesi  Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Uğur Tanyeli, sunumunda, yeni Cumburbaşkanlığı yerleşkesini “kötü ve çocuksu bir zihnin ürünü” olarak nitelendirip daha fazlasının iltifat olacağını, yapıyı ve zihniyetini “meşrulaştıracağını” ifade. Tanyeli’nin aynı zamanda yapının Selçuklu olarak pazarlanan üslubuna ilişkin de Marx’ın “lümpen proleterya” sözüne göndermede bulunarak  “lümpen tarihselcilik” kavramını ortaya attığını belirtmek gerekir. Tanyeli’nin vurgusu “hiç bir mezhebe” oturtulamayacak bir tarihselliği bir özne olarak inşa edememe halinin bir sonucu olduğu ve bunun “düşünmeme rejimi inşa etmenin bir parçası” olduğu yönündeydi.

ODTÜ Mimarlık Bölümü Başkanı Güven Sargın’ın sunuşu Marx’ın “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” yapıtına göndermelerle kurgulanmıştı. Sargın yaşadığımız dönemi Marks’ın Fransa’da devrim yenilgiye uğradıktan sonra yeğen Bonapart’ın ikinci imparatorluğu kurmasının ardından söylediği “tarihte olaylar ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak tekerrür eder...” sözleriyle çağrıştırdı. “Marazi bir tarihsel kahraman”ın “şizofrenik” tavırları ve ondan başlayarak tüm topluma sireyet etmeye doğru giden bir “akıl tutulması” hali ile devam etti okumasına. Sargın aynı zamanda sunumunda devrimin yenilgisinden sonra Bonaparte iktidarında Paris’in Haussmann eliyle yeniden inşaası ile de analoji kurdu deliliğin sınırındaki imparatorluk olma ve inşa etme halini.

Etkinlikte sunum yapan bir diğer panelist, Bilkent Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı ve Kentsel Tasarım Bölümü Başkanı Bülent Batuman idi. Batuman da yine bir Marx göndermesi ile Marshall Bermann’ın da kitabına ismini vermiş olduğu “Katı olan her şeyin buharlaştığı” yani Bermann’ın değişiyle insanları sürekli parçalanma ve yenilenmenin, nücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürüklediği modern dünya tasviri ile devam etti sunumuda. Başkentte yüzyıl başından itibaren farklı siyasi atmosferlerin ürünü olan, farklı dönem yapılarının kente konumlanışları ve baktığı ya da üzerine oturduğu aksların nelere gönderme yaptığı üzerine kurguluydu sunum.

Oda’nın bu etkinliği, ülkemizde snıf çelişkisinin siyasal-ekonomik-toplumsal alandaki düğüm noktasına günümüz koşullarında  fazlasıyla dönüşen alan olarak mekân-politik konularına, mimarlık disiplininin kuramcı ve düşünürlerinin okumalarını bize sunması açısından çok değerlidir.

Sahneye giren Marksizmi  kullanarak paneldeki tartışmaya ufak katkılar koymaya buradan devam edebiliriz. Ve bu karanlık dönemi açıklama gayretine girişebiliriz. “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nin yazarı, o zamana kadar devrimi sırtlamış olan burfuvazinin ilericilik barutunun tükendiğini belirtir ve artık bu hakkı işçi sınıfına teslim eder. Bundan sonra yazarın teorisi aynı zamanda sınıfın iktidar arayışının da teorisi olmaya dönüktür.

Ve Türkiye Modernleşmesi, gericilik çağında ilerici olmaya çalışan bir burjuva devrimi ile yoluna devam eder. Kendi devrimine ihanet eden bir burjuvazi ile kök salan Türkiye kapitalizminin mantıki son ürünüdür kaçak saray.

Ancak yine bir farkın altının çizilmesi gerekir. Devrimin yenilgisi “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” ideallerine ihanetidir burjuvazinin evet ama aklına ihanet etmemiştir Avrupa’da burjuvazi. Aydınlanmaya ihanet etme trenini kaçırmıştır artık ve her şeye rağmen Haussmann’ın yeniden düzenlediği Paris bir rasyonel barındırır. Şehircilik ilkelerine aykırılık değil, o ilkelerin ilk örneklerini vermeye dönüktür aslında, her ne kadar Cumhuriyet’in değil  imparatorluğun ürünü olsa da. Şehrin inşaası hem kamusallığı hem de mimarlığın akılcılığını barındırır rejim kendini kurarken.

O yüzden Türkiye’de Aydınlanma’yı sırtlayacaktır işçi sınıfı. Kendi iktidarını kurarken aklını kaybetmiş ve gözü paranın gerçeğinden başka bir şey görmeyen abdestli-abdestsiz burjuvalarıyla hesaplaşırken.