Atakule’nin Öyküsü – Nereden Çıktı Bu Süperler? *

Cem Dedekargınoğlu

Hafızamızı yoklarsak hiç kuşkusuz yakın dönem yapıları arasında Ankara imgesine en çok katkıda bulunan yapılardan biri olarak Atakule’yi rahatlıkla seçebiliriz. Ülkemizde alışveriş merkezi tipolojisinin öncülerinden olmasının ötesinde, bir nirengi noktası, tüketim alanı ve hatta kent siyasetinin tartışma/hesaplaşma odaklarından biri olarak, Ankara’nın logosundan silüetine, sinema filmlerinden reklamlara kadar her alanda özdeşleşmiş, Çankaya tepesine kurulu bir modern zaman “kale”si olarak niteleyebiliriz. Fakat yıllardır seyir kulesi dışında adının cazibesinin oldukça altında bir potansiyelde hizmet vermekte olan bu yapı, bir süredir yıkımı ve yeniden yapımına yönelik tartışmalarla gündemde.

3.JPG

1985 yılında Ragıp Buluç tarafından projelendirilen ve 125 metre yüksekliğinde bir kule ile kuleyi çevreleyen yatay bir çarşı kütlesi şeklinde tasarlanan kulenin yapımına; Cinnah Caddesi-Çankaya Caddesi kesişiminde yer alan, Botanik Parkı’nın komşu parselindeki eski Amerikan Subay Kulübü arsasında  1987 yılında başlanmıştı. Kule, dönemin yayınlarında tam sayfa ilanlarla vurgulanan “süper alışveriş merkezi” nitelemesiyle hem dönemin moda haline gelen Amerika kaynaklı “tüketim toplumu” modelinin mekansal bir tezahürü olarak görülmekte, hem de dönemin iktidarının da söylemlerinde yer alan “süper”liğini; yani  Can Kozanoğlu’dan alıntıyla  “öncü, en yukarıda, 1 numara olmak” [1] kavramını bir “yükselen değer” olarak kendisinde cisimleştirmiş olarak varlığını meşrulaştırmaktaydı. Kulenin açılışı Ankara’nın başkent oluşunun yıldönümü olan 13 Ekim 1989 tarihinde, dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından yapılmış, açılış öncesinde yapılan anketlerle kulenin “Atakule” olan ismi halkoyuyla seçildi.

Doksanlı yıllarda kent yaşamında Atakule’de bulunmak, adeta bir statü simgesiydi. İklimlendirilmiş kapalı alanda 5 kata yayılmış ünlü mağazaları, dönemin çocuklarının büyük ödülü olan oyun alanı “Dreamland”’i, nikah salonu, kuledeki şık restoranları ve seyir terasıyla bütün Ankaralıları cezbeden bir mekan olma özelliğini taşıyordu. 1994’te yönetimi değişen Anakent belediyesi yönetimi bile, yaptırdıkları yeni logoda kent simgesi olarak Atakule’yi tercih etmişti. Ne var ki 1999 yılında Akköprü’deki eski EBK mezbahasının yerine açılan Migros Alışveriş Merkezi(Ankamall) ve 2002 yılında açılan Armada Alışveriş merkezi, Ankara’da sayısı 2014 sonunda 42’ye ulaşacak olan alışveriş merkezi furyasının işareti oldu. Kent merkezine giden ana yolların üzerinde yer alan, büyük otoparkları ve devasa hacimleriyle kendi içlerinde bir alt-merkez oluşturan bu yapıların kent merkezine verdiği zarardan elbette Atakule’de payına düşeni aldı.

a3.jpg

Bu arada Atakule’nin mülkiyetinde de dikkat çekici değişimler yaşanıyordu. Ankara Anakent Belediyesi bünyesindeki Anıtsal AŞ’nin mülkiyetinde bulunan, Vakıfbank iştiraklerinden biri tarafından işletilen yapı, 1994’te belediye yönetiminin değişmesinin ardından olaylı bir süreç sonrası işletmecisine satılmıştı. Birkaç yıl sonra banka bünyesinde oluşturulan bir gayrimenkul yatırım ortaklığı bünyesine katılan Atakule, 2000’li yılların ortasında bu kez ortaklığın hisselerini satın alan Tarman ailesinin mülkiyetine geçti.

2000’li yılların sonlarına doğru Atakule eski şöhretinden oldukça uzaklaşmış bir görüntü sergilemeye başlamıştı. Büyük umutlarla yapılan tadilat sonrası çarşı alanına eklenen süpermarket ve sinema beklenen ilgiyi görmemiş, üstelik 2006 yılında Cinnah Caddesi’nin ve bağlı yolların tek yön yapılmasıyla kuleye otomobili ile gelenler sorun yaşamaya başlamıştı. Bölgedeki ve alışveriş merkezindeki park yeri sorunu, kent dışına birbiri ardına açılan AVM’lerle rekabetin güçlüğü, ziyaretçileri cezbeden zincir mağazaların birer birer kapanması, kuledeki işletmecilerle yaşanan sorunlar ve kulenin yeni sahiplerinin dükkan sahiplerine karşı uyguladığı yıldırma politikası; çarşı yapısının yavaş yavaş boşalmasına yol açıyordu.

2012 yılının son aylarında, içindeki son dükkanların da kapılarını kapattığı Atakule’nin çarşı bölümü kapısını ziyaretçilere kapattı. Bir süre seçim sonrasında faaliyete geçen, kule yüzeyindeki “kitsch” ışıklandırmasıyla akıllarda yer etse de, çarşı kısmının geleceği hakkındaki soru işaretleri kent gündeminde varlığını korumayı sürdürüyordu. Dönem dönem çarşının tümüyle bir zincir mağazanın mülkiyetine geçeceği, ofis bloğu ya da otel olarak kullanılacağı söylentileri duyulsa da, zaman içinde belediyelere yıkım izni için yapılan başvurular çarşının fiziksel ölümünü ilan eder gibiydi. Artık Atakule’nin kum saati hızla boşalıyordu.

Birdenbire bu yılın Mart ayında bir sabah uyandığımızda, kulenin etrafının “Kule Size Emanet. İmza: AVM” yazan dev afişlerle çevrildiğini fark ettik. Hemen ardından kepçeler faaliyete başladı, giydirme cepheler söküldü, gazbeton duvarlar balyozla paramparça edildi. Sinema salonlarının kaplamaları dahi sökülmeden döşemeler birbiri ardına yerle bir edildi. Her şey büyük bir aceleyle ve gizlilikle yapılmaya çalışılıyordu, sanki kimse fark etmeden Atakule kaçırılıyordu. Kum saati boşalmış, yerine internet sitesine sayaç yetiştirilmişti. “AVM’ye kavuşmaya xxx gün xx saat xx dakika kaldı!”

Yapının mimarı Ragıp Buluç ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin başvurusu sonrasında Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmeyi durdurmaya yönelik karar sonrası, makineler sustu, gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Çarşı yapısı sanki yangından kaçırılırmış gibi yokedilmeye çalışılmış, dev atriumun çelik çatısının sökümü dahi tamamlanmadan taşıyıcıların yıkımına başlanmıştı. Amaç kısıtlı süre zarfında, çarşı bölümünü geriye dönülmez şekilde yok etmekti. Nitekim istenen oldu, üst mahkeme yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı. Kasım 2014 itibariyle son kalıntıları da kaldırılan Atakule, artık kentsel bir “tabula rasa” haline geldi.

Ekim 2014 tarihinde, yeni Atakule’nin logosu ve mimari projesi hakkında basın toplantısı düzenlendi. A Tasarım tarafından tasarlanan yeni çarşı yapısını anlatan kataloga göre Atakule: “(...) tasarımındaki samimi dokunuşları (ile), insanları buluşturmak ve birleştirmek için mükemmel bir alan sunarken, geniş camlar canlı semte direkt bir bağlantı sağlıyor.” Botanik Parkı’na bakan terasıyla, geniş otopark alanlarıyla ve içindeki birbirinden lüks markaları ve hizmetleriyle, Atakule’nin kent çeperlerindeki AVM’lerden neredeyse hiçbir eksiği kalmıyor.

Sonuç olarak, bu kadar kelime elbette ağıt yakmak veya vakanüvislik yapmak için bir araya getirilmedi. Ancak, kısacık bir zaman dilimi içinde Etibank binası, Havagazı Fabrikası, Hergelen Meydanı gibi yapıların ve mekanların birbiri ardına kaybına şahit olduktan sonra, üstelik nispeten yeni bir dönemin yapısı olmasına karşın, Atakule’nin bütünlüğünün bozularak çarşı yapısının yerle bir edilmesinde sanırım hepimizin edineceği bazı dersler var. Biz kentlilerin fikri alınmadan kente yönelik yapılan, çoğu zaman şiddetli ve beklenmedik müdahalelerin sonuçlarını; bütün hızıyla çarpa çarpa, kıra döke ilerleyen rant makinesinin karşısında duran kentlilerin seslerini yükseltmeleri, haklarını savunmaları için yeni bir uyarı olarak almamız, sanırım hepimiz için en yararlısı olacaktır.

Hem “istemezük”çülük yapmak istemem, ama paravanların ardından göründüğü kadarıyla o bölgede yeni bir yapının olmaması şu anda en güzel çözüm olabilir. Kimbilir, bir gün o bölgede Ankara’yı güvenliksiz, klimasız, temperli camsız bir şekilde; “bir başka güzel” görebiliriz belki de...

* Nilüfer’in seslendirdiği 1992 yapımı “Şov Yapma”(söz: Aysel Gürel, müzik: Onno Tunç) isimli parçadan alınmıştır.

[1]: Kozanoğlu, C.(1992), Cilalı İmaj Devri: 1980’lerden 90’lara Türkiye ve Starları, İletişim Yayınları, İstanbul.

Görseller: Milliyet Gazetesi ve Cem Dedekargınoğlu  arşivleri.