Hipergerçek Mekanlar

Pınar Sezginalp

ODTÜ Mimarlık Tarihi Doktora Öğrencisi

Truman Show filmindeki en çarpıcı sahne, ana karakterin yelkenlisiyle denizde yavaş yavaş ilerlerken şiddetli bir şekilde duvara çarpması ve yelkenlisinin duvara saplanarak aniden durmasıydı. Ufuk görevli bu duvar, önünde kaskatı duruyordu, dokunabiliyordu; sorgulamak adına yumruklar atmış, onu parçalamaya çalışmıştı. Film sonunda başrolü olduğu tüm “senaryoyu” öğrendiğinde, "hiçbir şey gerçek değil miydi?" diye sorarken, "gerçek olan tek şey sendin" cevabını alınca, tüm insanlara, tüm hayata, tüm yaşantılara göz kırpmış oldu, ve o gerçekliği orada terk etti: Kendini yaşamak için, duvarın ötesine doğru yürüdü. Karanlıktı girdiği yer, artık seyirciler göremiyordu onu.

Gerçek neydi? Onu bu kadar gerçekçi yaşatan, komşuları mıydı, yoksa yürüdüğü sokaklar, alışveriş yaptığı market miydi? O duvar neden ulaşılmaz bir yerdeydi? “Gerçek olan tek şey sendin” cevabını düşündüğümüzde, şu anda okuduğunuz yerde bile ürperebilirsiniz, her neredeyseniz. Fiziki niteliğiyle sıfatlandırılmış bir olguda değilsek - oda, kafe, ev gibi, gerçekliği, neler yaşadığımızı, hedeflerimizi düşünmeye iten, aslında bizim hızla giderken burnumuzla çarptığımız  duvarımız oluyor bu cevap.

Umberto Eco ve Jean Baudrillard, günlük yaşamda gerçekliği tartarlarken Disneyland'e götürürler bizi. İçinde birden evrildiğimiz; uyum sağlayabildiğimiz; evlere aslında "neden böyle yerlerde yaşamıyoruz" sorusuyla değil "ne kadar gerçekçi, sanki çizgi filmdeyim" düşüncesiyle baktığımız, "tamamen gerçekçi" sokaklarda, bulvarlardayızdır Disneyland'de. Eco’nu deyimiyle bu tamamen gerçekçi hyperreality (hipergerçeklik), bize doğanın sağlayamadığı bir gerçeklik sunar (Travels in Hyperreality, 1995) Baudrillard ise daha kapsamlı açıklar: “Başlangıcı ve gerçekliği olmayan gerçeklik” (Simulacra and Simulation, 1985). 

Eco’nu bahsettiği doğa tam olarak neyi kapsıyordu? Kunduzların göç sırasında sırt üstü yüzerek kendilerini akıntıya bıraktıkları evleri nehirler doğanın bir parçası. Yağmurdan kaçmak için kovuğuna veya yapraklarının altına girdiğimiz ağaçlar da.  Otobüs duraklarını biz inşa ediyoruz, soğuk havalarda evimize gitmek için o duraklarda biz bekliyoruz. Doğa aslında içinde bulunduğumuz her olgu; oda, ev, okul, kampüs, bulvar, metro… Şehirler de doğaya dahildir o halde, Baudrillard’a öykünerek başlangıcını bildiğimiz şehirler diyebiliriz… Örneğin, New York’ta, Washington’da; Amerika’nın herhangi bir yerinde yaşayanlar, Yunan ve Roma mimarisinden pastiş (pastiche) tarzıyla yapılan binalarla haşır neşirlerdir.  Ankara Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nden geçerken de kendinizi eski Yunan tapınaklarına gitmiş hissediyor olabilirsiniz – içeriye adım attığınızda değişir her şey sadece, yine bulunduğunuz çağa geri dönersiniz. Fakat, bu hissi Galata kulesi’nde, Ulus’taki eski Meclis binasında, Ankara Palas’ta bulamazsınız. Kendine has karakterleriyle, kendi has bir planlamanın dahiliyetinde konumlanırlar; hikayeleri ve tarihleri vardır. Galata kulesi bize Hezarfen Ahmet Çelebi’yi düşündürür, Ankara Palas da Atatürk’lü Cumhuriyet balolarını…

kirmizi_telefon.jpg
china_newlyweds.jpg
pekin_Winston_heykel.jpg

Peki, mekanların gerçekliğini, oradayken bilgilerimizle yakalayabilir miyiz?

İşte Çin’de bu mümkünlük tartışılır. Kendinizi orada Amsterdam, Venedik, Paris, Lahey, Viyana gibi şehirlerde bulmanız mümkün demek doğru olur. Mimari ünüyle öne çıkmış veya sadece turistik gezilerin vazgeçilmez mekanı olan yerleri Çin’de sıklıkla bulabilirsiniz. Şahsen Disneyland’ın bıraktığı etkiden biraz daha az lezzetli bulduğum bu yerler – hyperreal, yani hipergerçek mekanlardan başkaları değil. Peki bu mekanlara neden ihtiyaç vardı? Dokuz buçuk milyon kilometrekare yüzey alanina sahip bir ülke, neden böyle bir şeye başvurmuştu?

Güncel mimarinin Çin’de krizde olduğu apaçık ortada, Zaha Hadid’in bu sene içinde tamamlanması beklenen Pekin’deki Wangjing Soho kompleksi dışında “yeni” üretimler, tasarımlar görülmüyor. Shangai parlementosunun 2001’de sunduğu “Tek şehir, dokuz kasaba” önerisi kabul edilirken, Avrupa mimarisini kapsayan parçalı bir şehir planından bahsediliyordu. İsveç’te bir nehir kenarında gezdikten sonra Viyana’daki meşhur Strauss heykeli karşınıza çıkıyordu bu planlamada. Sevgilisine Venedik kanallarında evlenme teklif eden Çinli bir delikanlıyı da aylar sonra evlilik fotoğraflarında Thames Town’da bir kilisenin önünde poz verirken görebiliyorsunuz – Çin sınırları içinde. Şehir turlarında Winston Churchill heykelini ve yine Venedik St. Martin meydanına dakika farkıyla ulaşabiliyorsunuz. Bu kopyaların orjinallerinden farkları fenomenolojik bağlamlarda: Ölçek, materyal, his, doku ve daha nicesi.

photo.jpg
photo-2.jpg

Konuyla ilgili en çok konuşulan ve atıf yapılan kitap elbette Original Copies: Architectural Mimicry in Contemprary China (Orjinal Kopyalar: Günümüz Çin Mimarisinde Taklitçilik), yazarı Bianca Bosker. Huffigton Post yazarlarından biri. Çin’in kültür ve jeopolitik olarak “batı” olarak nitelendirdiğimiz Amerika’ya bu kadar uzakken böyle bir programa soyunmasını ilginç bulmuş. Yazarın savlarından biri; Versailles sarayının ileride, başka bir jenerasyon tarafından Fransız olduğu kadar Çin yaratımı olarak da görülebileceği ihtimali – katılmadığım başka bir nokta. Özgünlüğün hipergerçek mekanlarda bulunmadığını Baudrillard da söylemişti. “Özgünlük arayışı” hedefi olarak değerlendirirsek, Çin’in 2001’den bu yana uğraştığı bu planlamaya daha doğru bir etiketleme yapmış oluruz. Yine de, özgün Siheyuan ve Shikumen evlerinin bulunduğu bir coğrafyada bu arayışı Truman’ın çarptığı ve sonra öteye geçip anlam aramaya başladığı duvara benzetmeden kendimi alamıyorum.  Bosker bu kitabı yazarken Şangay’da kopya Thames Town’da bir yerli ona şöyle demiş:

“Burada gördüğünüz her şey Batı donanımlarına sahip olabilir, ama yazılımlar hep Çin işi...”

cineiffel1.jpg