Ücretli Çalışmış İşsiz Mimardan, Ücretli Çalışan Mimarlar Nasıl Örgütlensin Etkinliğine MEKTUP...

Merhabalar,

Şubat ayında mesleğimin 3.yılına gireceğim. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Ücretli çalışan mimarlar ile ilgili yaptığı çalışmaya  katkım olsun istiyorum. Ben de 2,5 yıl kadar özel sektörde ücretli çalışmış ve birçok sıkıntı yaşamış bir mimar olarak yaşadığım olayları elimden geldiğince detaylı anlatmak istiyorum. Değerlendirilmesinin sizler tarafından yapılması  beni mutlu eder.

“Sigortam yaptırılmadığı için işten ayrıldım”

2013 yılı şubat ayında mezun oldum. Yaklaşık 10 civarında mimarlık ofisiyle iş görüşmesinde bulundum. Her iş görüşmesi için gittiğim ofiste yeni mezun mimara 750-800 TL maaş verdiklerini söylüyorlar ve yetiştirdikleri mimarın kaçmasından dolayı yeni mezun alıp yetiştirmeye sıcak bakmıyorlardı. Bir yerden iş hayatına başlamak gerektiği ve sıfırdan, pişmeden yükselinemeyeceği için kabul edildiğim bir mimarlık ofisinde 750 TL maaş ile işe başladım. Temizliğe, çaya bakan ilkokul mezunu ablamız 650 Tl alıyor, ben 4 yıllık mimarlık fakültesi mezunu 750 tl alıyordum.2,5 aydır orada çalışıyor olmama rağmen hala sigortam yapılmamıştı ve muhasebeye “sigortamı ne zaman yaptıracaksınız?” diye sorduğumda “daha yaptırmayacağız.”  Cevabını aldım. Bu sürede de “para yok, para gelmiyor” sebepleri ile hiçbirimiz maaş alamıyorduk. İlk maaşımı bile alamamıştım.2,5 ay sonunda toplu halde maaş ödemem 1500 tl olarak yapıldı ve 15 günlük param içerde kaldı verilmedi. Maaşımı aldıktan sonra sigortam yaptırılmadığı için işten ayrıldım. Mesaimiz 09.00-19.00 saatleri arasındaydı. Sabah 09.05 gibi gelsek işitmediğimiz hakaret, azar kalmıyordu 5 dakika gecikme için.2,5 ay boyunca sadece 1 kez geç kaldım ve duymadığım laf kalmadı. Sinirlendim, dayanamadım karşımdaki insana cevap vermeye başladım. İş tartışmaya dönüyordu ki ofis arkadaşlarım “uyma şuna” diyerek beni sakinleştirip susturdular. İnsanlara saygısızlık yapan biri değilimdir; fakat haksızlığa ve hakarete tahammülüm yok.

“Gece bire kadar çalışırsınız sabah 5 dakika bile geç kalma lüksünüz olmaz”

Bu işyerinde bir müşterimiz vardı ki işleri dolayısıyla saat 18.50 de ofise projesi için görüşmeye gelirdi. Mesaimiz 19.00 da bitiyor olmasına rağmen; diğer mimar arkadaşım müşterinin çizimlerini sunmak, gerekli düzeltmeleri yapmak zorunda kalırdı. Çay servisi yapan ablamızın mesaisi bitip gitmiş olmasından dolayı ise patron bana “sende bize kahve yap getir”  derdi. Diğer mimar esir alınmış proje çizerken bende çay kahve servisi yapmak zorunda kalırdım. Ofisten çıkmamız ise 22.00’yi bulurdu.2,5 ay çalıştığım halde çok kez buna denk geldim. Başka bir müşterimiz ise diğer mimar arkadaşın yanına oturur, istediklerini tarif edip çizdirir ve gece 1 e kadar mesai yapmasına neden olurdu. Gece 1 e kadar patron ve müşteriyle ofiste çalışmış olursun ama sabah 5 dakika bile geç kalma lüksün olmaz.

“Her işe koşan bir mimar var ofiste”

Bu firmadaki bu şartlardan sonra maaşı biraz daha yüksek olan (1000 tl) başka bir ofise işe girdim. İlk zamanlar her şey çok yolundaydı, hatta “mimarımız mimarımız” diye el üstünde tutuluyor, önemli insanlarla tanıştırılıyordum. Her işe koşan bir mimar vardı ofiste nede olsa. Şantiyede ölçü alınacak ben giderim, projeler bastırılacak ben giderim, poster hazırlanacak ben hazırlarım, belediyeye hak ediş imzalatılacak ben hallederim, ofis işlerine bakan arkadaş yoksa ofiste mail atılacak ben atarım fax çekilecek ben çekerim… Bir dönem stajyerlerimizle birlikte 11 kişiydik, dışardan söylenen yemek parası külfetli olduğundan restoratör arkadaş ve ben 11 kişiye yemek yapmak zorunda kaldık. Bulaşık için ise liste hazırlayıp her gün başka birinin bulaşığı yıkamasını sağlamak zorunda kaldık. Bir gün bir doktor müşterimiz projesi için görüşmeye geldi ofise. Ofis işlerine bakan arkadaş gitmişti ve biz henüz çıkamamıştık ofisten. Müşterinin yanında patron bana “hadi bize bir kahve yap” dediğinde müşteri hayretle bana bakarak “siz mimar değil misiniz?” diye sordu. Müşterinin mimara kahve yaptırıyorlar diye o şaşkın yüz ifadesini unutamam. Zaman zaman hak ediş hazırlamak için mesaimiz 18.00 de bitmesine rağmen 20.00-21.00 lere kadar çalışıyorduk. Açıkçası çalışmayı ve işimi sevdiğim için beni üzmüyordu. Bazen o kadar yoğun oluyordum o kadar şantiye, belediye koşturmak zorunda kalıyordum ki 1 bardak çay bile içemediğim zamanlar oluyordu. Sonraları maalesef beni çok üzen, çok yıpratan bir olay geldi başıma. Benden önce çalışan restoratörlerin hazırladığı 7 tane restorasyon projesinin belediyeden onay almadığı haberi geldi. Belediyede dosyamıza bakanmimar, projeleri hazırlayan restoratörlerin mimariden anlamadığını ve mimarla muhatap olmak istediğini iletti ofise. Beni gönderdiler maalesef ve o sırada restoratörler işten ayrılınca 7 adet proje benim üzerime kaldı. Koruma kurulundan ise o süreçte projelerin ölçeği yanlış diye bir haber geldi. Projeleri uzun süre inceledim, o arada ortaya çıktı ki patronun söylediği bir yöntemi çizen arkadaşlar yanlış uyguladıkları için bütün projelerin ölçeğini hatalı yapmışlar. Bütün projeler yanlış. Bunu fark edince patrona projelerin tamamen yanlış olduğunu, baştan çizilmesi gerektiğini, tek başıma kısıtlı zamanda 7 tane projeyi yetiştiremeyeceğimi defalarca söyledim. Her defasında da patrondan “sabunla geç” karşılığını aldım. Bir ara bana yardım edecek birilerini bulmayı düşündüler ama vazgeçtiler. Bu süreçte aynı işin restitüsyon projelerinin hazırlanması işi de bizim firmada kalmış.7 adet restorasyon projesi,7 adet restorasyon rapor,7 adet restitüsyon projesi,7 adet restitüsyon raporu hazırlanacak ve tek başımayım. Projeler berbat durumda düzeltmekle bitmiyor, bunu defalarca dile getirmeme rağmen umursanmıyorum. Hepsini tek başıma hazırladım yetiştirebildiğimce. Sanat tarihçinin yazması gereken restitüsyon raporlarını tek başıma hazırladım. Raporlar ve projeler yine geri döndü kuruldan ve belediyeden. Geri döneceğine emindim ve bunu patrona defalarca söyledim. Kurula tekrar görüşmeye gittiğimde direkt şunu söylediler: “Bu restitüsyon raporlarını mimar yazmış”. Benim sanat tarihçi gibi yazmam ne derece mümkün ilk defa yazdığım bir raporda? Ama sanat tarihçiye para ödememek için bu iş bana yaptırıldı.

Sonrasında yine gece gündüz projelere ve raporlara devam ettim. Kuruldan eski siyah beyaz resimleri bile temin ettim. O arada ofise bir sanat tarihçi alındı. Ne yapması gerektiğini nasıl yazması gerektiğini benim kadar bile bilmiyor. Aynı zamanlarda da bir de yeni mezun mimar alındı projelere yardım etmesi için. Bu dönemde gece gündüz çalışıyorum, gece 4-5 lere kadar çizim yapıp sabah 8 de ofisteyim. Artık uykusuzluktan ayakta duracak halim kalmamış. o haldeyken patronun gece yine düzelte yarın belediyeye götür göster projeleri demesiyle ağladığımı biliyorum. Bu arada da bütün yük benim omzumda. Belediyeden kuruldan patronu arıyorlar telefonlarını açmıyor, sonra beni arayıp belediyeden aradılar cevap vermedim bir ara sor ne diyorlar diyenbir patron var. Sanki firma sahibi benim, iş benim işim, am öyle değil, çalışan benim  mahvolan benim. Yeni mezun mimar arkadaşa en basit projeyi verdim, ne yapması gerektiğini bilmiyordu tek tek anlattım baştan çizdirdim. Yine projeler yeterli olmadığı halde kurula gönderildi. Ben yine defalarca sonuç gelene kadar yeterli olmadığını geçme ihtimalinin çok düşük olduğunu söyledim. Projeler geçmeyince patrondan duyduğum cümleler şunlardı: “Projeler vahim, sen nasıl mimarsın, öyle mi çizilir, en kötü okulun en kötü fakültesinden mezun olsan bile böyle çizmeye hakkın yok, nasıl yaptın bunu, sen” 5 ay proje çiziyorum diye ne yaptın yattın mı (ki projelere 5 ay değil 2 ay çalışmıştım),yeni aldığımız mimar bile bunlar yanlış ben baştan çizeceğim dedi sen bunu bile diyemedin(yeni mimara acaba ne yapması gerektiğini, baştan çizilmesi gerektiğini kim anlatmıştı, sürecin en başından beri projelerin yanlış olduğunu baştan yapılması gerektiğini söyleyen kimdi?)  Bu sözlerin bağırarak yüzüme söylenmesinden sonra öğrendim ki raporlar çok güzel olmuş  sanat tarihçimizin eline sağlık denilmeye başlanmış.(raporları hazırlayan kimdi acaba? Hiçbir katkısı  olmayan, araştırması gereken dokümanları bile benim temin edip verdiğim sanat tarihçinin eline sağlık!)Bunların üzerine tabiî ki firmadan ayrıldım. Hak etmediğim onca sözü işittikten sonra orda çalışmaya devam etmek bana göre değildi.

“Mimar çalışana, tekniker şef”

Birkaç gün sonrasında  başka bir inşaat firmasında işe başladım. Orada da ilk zamanlar el üstünde tutuluyordum ki , bir meslektaşımın , egoları yüzünden arkamdan iş çevirmeye başlamasına kadar. Patronu parmağında oynatan bir tekniker arkadaş benden üstün tutulmaya başlandı. Senin şefin o denildi. Tüm ofis çalışanlarının içinde “sen teknikere bağlısın onun verdiği işi yapacaksın” denildi. Onaylattığım bir projeden sonra arkamdan teknikere “Cidden onaylanmış mı projeler” diye soruldu. Bu kadar güvenmiyorsan elemanına çalıştırma. Proje müellifi benim, projeleri hazırlayan benim, müşterilerle görüşen benim ama patron ve tekniker benden habersiz müşteriye “ ağbi projen sabah hazır olur gel mimarla görüş” deyip bana gelip sabaha hazır edersin değil mi? diyorlardı.

“Sigorta TMMOB’nin asgari ücretinden, maaş elden daha düşük”

Daha önceki çalıştığım firmada yaşadığım kötü deneyimden sonra eve iş götürmeme kararı almıştım. Benim haberim olmadan karar verdiklerinde ben de “bunu gece çalışıp hazırlamam lazım ama mesai saati dışında çalışmıyorum, burada ne kadar hazırlarsam o kadar olur” diyerek tepkimi koymak zorunda kaldım. Kimse ben gece o işi tamamladım zaman ayırdım diye bana ek ücret vermiyor. Sonuçta benim iş dışında da zaman ayırmam gereken bir hayatım var. Bu firmaya yeni başladığımda meslek odaları ile SGK’nın mimar, mühendisler için prim ödemelerinin asgariden yapılamaz, 2800 TL prim yatırılması zorunluluğu olduğu gündemdeydi. Bana bunu iş görüşmesinde kendileri söylediler, primimi de 2800 TL den yatırdılar. Fakat bu 2800 TL’nin maaş olarak 2000 TL civarında bir maaşa denk geldiğini, söylemediler. Bizde saflık yaptık, firmaya güvendik araştırmayı bile akıl etmedik. 2000 TL gibi bir maaş zaten benim gibi 2-3 yıllık mimarlara veren firma çok az. Maaşlar çok düşük.1500 TL ile çalışmaya başladım burada. Nisan 2015’te bu kanundaki 2800tl nin 3000 tlye çıkarıldı.3000tl prim ise 2234 tl maaşa den geliyordu. 11 aylık bütün maaş bordrolarımı hazırlayıp “Firma denetimde, senin maaşın 1500 tl, her bordronun altına kalan parayı elden teslim aldım yazıp imzalayacaksın, imzalamazsan yüklü miktarda ceza yeriz” dediler. Avukatlara, bununla ilgili bilgisi olanlara danıştıktan sonra imzalamamam gerektiğini, imzalarsam hiçbir şekilde hak iddia edemeyeceğimi öğrendim. İmzalatabilmek için neler çevirdiler, neler uydurdular inanamazsınız. Bordroları araştırmadan imzalamayacağımı, araştırmanın en doğal hakkım olduğunu, avukat, SGK, Maliye, istediğim her yere soracağımı söylediğim için patronun “çık git be şurdan” diye bağırıp çirkin hareketiyle işten çıkarıldım. Üstelik işten kendileri çıkardıkları halde “kendi ayrıldı” olarak gösterdiklerini öğrendim. SGK’dan konuyla ilgili bir baş denetmen ile görüştüm ve dilekçe verdiğim zaman gerekli araştırmalardan sonra kanunda geçen rakam ile aldığım maaş arasındaki farkı firmadan tahsil edip getireceklerini, sigorta primi asgariden gösteriliyorsa dilekçe verip şikayetçi olunduğunda firmanın denetim geçirip ceza yiyeceğini, işten kendi ayrıldı olarak göstermelerini ise masrafları karşı taraf üstlenecek ifadesiyle iş mahkemesinden dava açarak düzelttirileceğini öğrendim.(ne kadar uygulanıyordur bilmiyorum.)Bunları danışmak için kendi şehrimdeki mimarlar odası şubesine gittiğimde “firmayla ne yaşadığın bizi ilgilendirmez” şeklinde bir karşılık aldım.

“Hiç birşey umurlarında değil yeter ki çok çalış ”

Bu firmada sürekli susturmaya, bastırmaya çalıştılar, patrona kendimi savunmam gereken bir durum olsa “sus cevap verme, eleştiriye açık ol” şeklinde ifadelerle susturmak istediler. Çok emek verdim, kendi başıma 30-40 işçinin çalıştığı şantiyelerde metraj aldım. Kendi aracımı kullanmak durumundaydım gidip geldiğim yerlere. Ne aracımın yakıtı umurlarında oldu, ne şehrin 20km dışında eroin uyuşturucu satılan bir mahallede tek başıma şantiye kontrolüne gittiğim umurlarında oldu, ne şantiyelerinde aracımın lastiğine çivi girip patlaması umurlarında oldu…

“Mimar ünvanında köle olmayalım diye bir şeyler yapmalıyız"

Hala çevremde birçok arkadaşım var sigorta primi asgariden yatırılan. Arkadaşlarımdan biri daha hamileliğinin 2. Ayında işten çıkarıldı, hamile araba kullanamaz iş yapamaz bahanesiyle. Başka bir arkadaşım 3 ay çalıştığı firmanın sigortasını yapmamış olması ve unutmuşuz gibi bir yalanın arkasına sığınmalarıyla işten ayrıldı. Samimi olarak görüştüğümüz 5 kişilik bir grubumuz var hepimizin mimar olduğu ve şuanda  dördümüz  işsiziz. Birçok mimar arkadaşım bu tarz şeylere maruz kalıyor ama işinden olma korkusuyla susuyor, kabulleniyor. Bazı meslek grupları nasıl da birbirine kenetli, haklarını savunuyorlar birbirlerine sahip çıkıyorlar. Biz neden yapamayalım ki. Mimar ünvanında köle olmamak için bir şeyler yapmamız gerektiğine inandım her zaman. Genelde insanların bu işe ihtiyacım var bu firmaya ihtiyacım var gözüyle baktığı duruma ben tam tersine firmanın işlerini yürütmesi için bize ihtiyacı var gözüyle baktım. Bir sürü iş alıyorlar aynı anda 4-5 yerde şantiye oluyor, buyursunlar tek başlarına üstlerinden gelsinler o zaman. Bu iş fiyatlarında kırım olayları, ben daha ucuza yaparım olayları, lise mezununun bile Autocad’de proje çiziyor olması, teknikerlerin dışarıdan iş alıp çiziyor olması bunların hepsi bizim değerimizi düşürüyor. Bir keresinde bana tekniker arkadaş üstelik Autocad bilmiyor, dışarıdan iş alırsan bana pasla bir Autocad bilen arkadaş var ona çizdireceğim diye bir teklifte bulundu. Ben is aynen şunu söyledim “Ben mimarım farkındaysan, dışarıdan aldığım işi niye sana paslayım, tabii ki kendim yaparım. Bazı firmalarda böyle ben mimarım diye ettiğimiz söz  mimarın egosu olarak görülüyor. Hâlbuki bence bir tekniker ile bir mimar arasında ünvan olarak statü olarak fark var ve bu fark bilinmeli. Firma mimarla teknikeri aynı kefeye koyuyor sonrada ben mimarım dediğinde mimarlar zaten egolu olur mimar egosu bu düşüncesine giriyorlar.

“Odalarımızın sahip çıkması umut verici”

Şimdilik benim ileteceklerim bunlardır, uzunca da bir yazı oldu, bende yaşadıklarımı paylaşmış oldum. TMMOBMimarlar Odası Ankara Şubesi’ninücretli çalışan mimarların sorunlarına yönelik düzenlediği etkinliğe şehir dışında olduğum için katılamıyorum. Ankara Şubesi’nin bu konudaki duyarlılığı ve yaşadığım sorunlar konusunda bana yol göstericiliğinindiğer Mimarlar Odası Şube’lerine örnek olması dileğiyle, örgütlenmemiziçin  Odalarımızın bize sahip çıkmaya başlaması umut verici. Teşekkürler.


Ücretli çalışmış şimdi işsiz mimar,15.12.2015

Fatih Uğurlaş… Bir Dünya Vatandaşı.

Fatih Söyler

“Yaşam müjdesinin ardından Kültür Mahallesi, Spor Sokak'taki İbrahimoğlu Apartmanı'nın enkazının üzerinde zamana karşı bir yaşam savaşı vardı. Dev projektörler ile aydınlatılan enkazdaki üniformalı kurtarma ekiplerinin arasında sivil giyimli, uzun saçlı bir adam dikkat çekiyordu. Ne yaptığını çok iyi biliyor, çalışmalara yön veriyor, durmaksızın saatlerce çalışıyordu. Depremi duyunca soluğu Düzce'de almıştı. Adı Fatih Uğurlaş'tı. Yüksek mimardı, binaların yapısı hakkında bilgi sahibiydi. Avrupa Afetler Merkezi'nin düzenlediği Afet Yönetimi kursu almıştı. Dağcı ve izci olması nedeniyle kurtarma çalışmaları konusunda deneyimliydi. 17 Ağustos Depremi'nde amcasını ve yengesini yitirmişti. Yengesini enkaz altından canlı çıkarmış, ancak hastaneye götürecek bir araç olmadığı için kaybetmişti. Yakınlarını geri getiremezdi ama yeni hayatlar kurtarabilirdi. Arama-kurtarma çalışmalarına devam etti. 1 yaşında bir çocuğun hayatını kurtardı. 12 Kasım depreminde kurtarmaya çalıştığı hayatın adı Naci Topkara'ydı. Yanındakiler ile betonları kaldırdı. Özel aletler ile demirleri kesti. Artık Topkara'ya konuşabilecek kadar yakındı.
……

Topkara sıkıştığı yerde sahibini göremediği bir sesten güç aldı. Konuşan adam, ona yaşamak için mücadele etmesi gerektiğini anlatıyordu. Sorular sorarak bilincini kaybetmemesini sağlamaya çalışıyordu. Biraz daha yaklaştığında elini tuttu. Fatih Uğurlaş aldığı eğitimde öğrendiklerini titiz bir şekilde uyguluyordu. Bir yandan ellerini yırtma pahasına Topkara'yı örten molozları kaldırırken, diğer yandan psikolojisini dikkate alarak konuşuyordu. Su isteyen Topkara'ya enkazdan çıkınca çok miktarda su vereceğini özendire özendire anlatarak onu hayata bağlıyordu. Topkara depremden 26 saat sonra dışarı çıktığında yıkılmış kentin içindeki yorgun yüzlerde bir sevinç oldu. Eşini içinde bıraktığı enkazın üzerinde bir sedye ile hastaneye götürülürken gözleri kurtarıcısını aradı, göremedi. Uğurlaş arama-kurtarma eğitiminde enkazdan çıkarılan kişinin, yanında kurtarıcısını gördüğünde kendisini bırakacağını öğrenmişti. Ambulansa götürülürken Topkara'yı uzaktan izliyordu. O hastaneye giderken, başka bir enkaza yürüdü” Timur Soykan Arşivi, Umut… Her Şeye Rağmen, 17.08.2002, Radikal.

Ya 1982, ya 83 yılıydı O’nu tanıdığımda. Aydınlık, her zaman gülümseyen yüzüyle Oda’ya ışık saçmaya başladı. Mesleki heyecanına insan sevgisini katmıştı. Yerel mimariye ilgisi belki de bu yüzden çok fazlaydı. Kaş-Kalkan, Cumalıkızık… Adeta bir misyoner gibi içine giriyordu henüz kimliklerini kaybetmemiş yerleşimlerin. İçtenliği, sıcaklığı hiç tanımadığı insanlarla sıcak sohbetler yapmasını sağlıyordu.

Oda’da üretken, yaratıcı, yeni fikirlere açık bir ortamı bulmasıydı sanırım onu Oda’ya çeken. Elbette bunda o dönemde Mehmet Adam gibi dünyayı bıkıp usanmaksızın sorgulayan bir ağabeyin varlığı da etkiliydi. 12 Eylül döneminin ağır havasında Mimarlar Odası bir vahaya dönmüştü.

Aramıza katıldı. Oda çalışanlarına yardımcı oldu, destek oldu. Yoklukta ve yoksunlukta onlara güç ve umut verdi. 1984 başında Oda Genel Kurulunda MYK yedek üyesi seçildi. Dönem ortasında MYK asıl üyesi oldu. MYK üyeliği boyunca çok çaba gösterdi. Özveriliydi. O özverili kimliğinden hiç vazgeçmedi.

Onu 1986 yılından sonra daha az görür oldum. Ama uzaktan da olsa, ayda yılda bir de olsa temasımızı ve birbirimize sevgimizi hiç kaybetmedik. Ya bir sergide, ya bir Oda toplantısında karşılaştığımızda eski günleri anımsayıp geleceğin güzel günler getireceğine olan umudumuza sarıldık. Zaman içinde doğal felaketlerde kurtarma ve hayatın sürdürülmesi konularında adeta uzmanlaşmıştı. Neredeyse tüm dünyaya yetişecekmiş gibi, felakete uğramış her yere, her eve, her insana hatta ülkelere yetişmeye çalışıyordu.

Sevgili Fatih Uğurlaş, bil ki, yüzünden eksik olmayan gülümseyişini hiç unutmayacağız. Sana ne diyeyim şimdi? Kendisi ışık saçan birine “ışıklar içinde uyu” denir mi?.