Categories

archive Block
This is example content. Double-click here and select a page to create an index of your own content. Learn more


Authors

archive Block
This is example content. Double-click here and select a page to create an index of your own content. Learn more
Kurmaca Edebiyatta Mekân

Kurmaca Edebiyatta Mekân

Duygu Tekin

Kent ve ütopya arasındaki kadim bağ Thomas More’un Ütopya’sından daha öncelere, Platon’un Devlet’ine kadar uzanmaktadır. Ütopyalar, kurguladıkları dünya ile kentsel formu iç içe geçmiş olarak sunarlar. Thomas More’un Ütopya’sı, Campanella’nın Güneş Ülkesi’nin yanı sıra, yeni bir yaşamı ideal şekilde mekânsallaştırmayı dert edinen 19. ve 20. yüzyılın kentsel ütopyaları; kentin Robert Park’ın belirttiği gibi bir “uzamsal örüntü ve ahlaki düzen” olduğunun okunaklı göstergeleridir. 

Ve yine Robert Park’ın tanımladığı şekilde kent, “insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirebilmek için verdiği çabaların en tutarlısı ve bütününe bakıldığında en başarılısıdır.” İşte David Harvey’in ütopyalarda saklı olduğuna inandığı güç burada yatar. Sonsuz uzamsal örüntünün mümkün ve hayal edilebilir olması, sonsuz sayıda toplumsal yapıyı da olanaklı kılmaktadır.(1)

Bugün, yaşadığımız dünyanın olanaklı alternatiflerine dair kentsel tasarımlar ile karşılaşmıyoruz. Çağımız ütopyaların çağı değil. Öte yandan, bilimkurgu ve fantastik edebiyat zaman zaman bu geleneğin devamcısı olduğunu gösterir örnekler veriyor. Başka bir dünyayı düşlemeyi bırakmamış ütopik –işin aslı çoğunlukla distopik- romanların yazarları, düşlerini mekânsal kurgu ile birlikte örmeyi sürdürüyorlar.

Le Guin’den “Mülksüzler” ve Kurmacaya Dair

 Bir kaçıştan ibaret oldukları gerekçesiyle edebi değerleri sıklıkla sorgulanan bilimkurgu ve fantastik kurgu, kendilerini aklamaya yetecek kadar olmasa da, çok sayıda önemli eser barındırır. Ütopik bir roman olan Mülksüzler’in yazarı Ursula K. Le Guin, kurmacaya beslenen nefretin sebebini onun gücünde bulur. Toplumların ejderhalardan korkmasının gizlenen ve esas sebebinin “kurmacadaki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturması” olduğunu söyler.

 

Adsız.jpg

Hâlâ sürdürdüğü yazma serüveninde binalar, kentler, adalar, hatta gezegenler keşfetmiş olan Le Guin, kurmacada aslolanın insana dair olanı taşıyacak gerçek karakterler yaratabilmek olduğunu düşünmektedir. Ve tabii ki, insan mekandan ayrı düşünülemez. Yazarın, Mülksüzler romanındaki ana karakter olan Shevek’i bulma öyküsünü anlatan cümlesi bunu basitçe gösteriyor: “Ona ulaşmak için iki koca dünyayı ve bütün acılarını icat etmek zorunda kalmış olsam bile, buna değerdi.”(2)

Adsız.jpg

Yevgeni Zemyatin'in "Biz"i

Le Guin’e göre, ilk bilimkurgu ‘romanı’ Yevgeni Zamyatin tarafından kaleme alınmış olan “Biz”dir. Zamyatin, yaşamı boyu sürdürdüğü devrimci pratiği nedeniyle hayatının çoğunu ülkesi Rusya’nın dışında geçirmiştir. 1917’de şevk ve heyecanla ülkesine dönen Zamyatin’in coşkulu ve sınırları zorlayan edebi çalışmaları Stalin döneminde baskılanmaya başladığında, yazar ülkesini bir kez daha terk etmek zorunda kalmıştır. “Biz”, tam da bu dönemde, bu deneyimler ve düşler ışığında yazılmış, içinde bir ütopya da barındıran bir distopya romanıdır. 20. yüzyılın en bilinen distopyaları olan 1984 ve Cesur Yeni Dünya’ya esin kaynağı olmasıyla bilinen roman; karakterlerinin ve öyküsünün gerçekliğinin bir kısmını da kurmacanın mekân ile birlikte örülmesine borçludur denebilir. 

“Biz”, “Tek Devlet” tarafından sayısız ajan ve muhbirle, 24 saat gözetlenerek yönetilen bir kentin romanıdır. “İki Yüzyıllık Savaş”, dünya şehirleri arasındaki bağlantıları koparmış; yollar yeşil, vahşi doğada kaybolmuştur. Romanımızın ana karakteri D-503’ün bize aktardığı kadarıyla, milyonlarca yurttaşı olan ve tamamen camdan yapılmış kent, dünyanın geri kalanından bir “Yeşil Duvar” ile ayrılmaktadır. 

Yeşil duvarın ötesinde yalnızca ilkbahardan tedirgin edici esintiler getiren vahşi doğa vardır. Bu tarafında ise iyi ayarlanmış bir saat gibi işleyen bir toplum. Herkes, “Tek Devlet”in mükemmelliği ve mutlaklığına sonuna dek ikna olmuştur, zira ikna olmayanlar için insanı bir anda moleküllerine ayırabilen idam yöntemleri geliştirilmiştir. Burada hayal kurmak, âşık olmak tamamen yasak ve hastalıklı addedilir. İşte bizim roman boyunca izlediğimiz de D-503’ün hastalık günlerinde bize anlattıklarıdır. 

Saatler tablosu adı verilen, yapılacakların dakika dakika tanımlandığı bir tabloya göre, her gün tüm kentliler aynı anda aynı şeyleri yaparlar. Zemini, duvarları, çatısı ve tüm mobilyaları camdan evlerinde, birbirine eş odalarda uyanmak… Birbirine eş gri-mavimsi “ünif”lerini giymek, cam kaldırımlarda belirli bir süre tempolu yürümek… Çalışacakları saydam cepheli kuruma gitmek, “Tek Devlet”in bekası için çalışmak… Mutluluğa henüz kesin bir çözüm bulunamadığı için hâlâ var olan iki saatlik bir kişisel zaman –ki bunda da yapılabilecek olanlar belirlidir-ve yatma zili ile birlikte uyku… 

Tüm bunlara tamamen camdan yapılmış olan saydam kentin mavimsi ışıkları ve tabloya göre işleyen çan eşlik eder. D-503, resmi törenlerin gerçekleştiği oditoryum, sağlık ve eğitim tesisleri ve çeşitli devlet kurumlarına ait yapıları roman içinde tanımlarken, bunların sistemin mutlaklığını somutlayan ve toplumun gücüne işaret eden yapılar olduğunu vurgulamayı hiç ihmal etmez. Bu yapılar çoğunlukla yarı küre, küp gibi geometrik formlarla anıtsallıklarını kazanmışlardır. Seyrek olmakla birlikte altın bezemelerle süslenmişlerdir. 

Fakat romanın kurguladığı mekânlar bununla sınırlı değil. Aslında roman boyunca tüm olup bitenler, D-503’ün I-330 tarafından götürüldüğü başka bir mekânda, “Eski Ev”de başlıyor. “Eski Ev”, “İki Yüzyıllık Savaş”a direnerek varlığını korumuş bir eski toplu konut yapısı. “Bütün tuhaf, kırılgan, kör yapı tamamen cam bir kabukla kaplanmış. Aksi halde, gayet tabii, uzun zaman önce yıkılırdı.” Geniş, karanlık merdivenler ve koridorlar, türlü garip eşya ile dolu karanlık ve düzensiz “daire”ler…  Kentin ve sistemin kudretini yansıtan cam, burada yalnızca kör duvarlarda açılan ufak deliklerde kullanılmış. Duvarlar rengârenk, koyu kırmızılarla, sarılarla boyanmış. İşte, protagonistimizin aşk denen hastalıkla ve türlü ‘birey’ olma haliyle tanıştığı yer burasıdır.

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler/Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler/Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler

Sanat-Mimarlık Kompleksi I Hal Foster

Sanat-Mimarlık Kompleksi I Hal Foster