“Evet biraz kirleteceğiz, ama zararı yok! " ya da “sıfırlarız, hallederiz ağabey” düzeni…

Dr. Ethem TORUNOĞLU *

Memleket öyle bir noktaya geldi ki, gerçek olanla yok daha neler diyebileceğimiz gerçek üstü olay ve olguların iç içe geçtiği günler yaşıyoruz. Ülkemizde fay hatlarının yok sayılması, yerinin değiştirilmesi ve önemsizleştirilmesi “yasal düzenlemeler” yolu ile yapılırken, “fayyy canına” diyenlerimizin sayısı ne kadar da az, sıradan bir durum olarak algılanabiliyor bu tür hukukun belirlediği politikalar… Kentsel dönüşüm ve kar, rant ve spekülasyon düzeninin sürmesi için, bütün şehir yasası ya da acele kamulaştırma yasası ile belediye sınırları il sınırı yapılırken ekolojinin, ekosistemin sınırları, doğal varlıkları bir düzen içinde var eden işleyiş yasaları ve su, orman, toprak havzaları fay hatları gibi sıfırlanırken, hakim olan rejim ne yazık ki “hallederiz abi rejimi” …

Bu yazının kaleme alındığı günlerde, bir genel seçimin öncesi zamanları yaşıyorduk/yaşıyoruz, ne kadar çok temel atma ve toplu açılış yapılıyor, insanın hayali almıyor gerçekten, bu kadar “önemli” tesisler açan bir ülkede niye resmi rakamlara göre işsizlik % 12 sınırına dayanmış olsun ki? Ya da pahalılık, enflasyon niye bu kadar yüksek oranlara çıksın ki? Gelişme, büyüme rakamları yerde sürünsün, hakikatten bizim hacı yatmaz iktisatçılarımız gelişmeden neyi anlarlar?  Üretim ekonomisi mi? Yoksa faiz, kar, spekülasyon düzeni mi?

Şaşırmıyoruz artık havaalanı pistlerinde paraların yerlere saçılmasına, evet şaşırmıyoruz artık “ayakkabı kutularına giren o paralar benim değil “ dedikten sonra, o paraları faizi ile mahkemen geri alıp, valizlerle taşıma görüntülerine… alıştık mı ne bu kirli düzene?  Çünkü bir sayın yönetici, Ergene Hazvası’nın ve Marmara Denizi’nin bir dizi sanayi faaliyeti ile yeni kirlilik yükü ile karşı karşıya kalması riskine karşı verdiği kurumsal yanıtta, (bu yanıt ülkemizin orman ve su varlığını korumak, geliştirmek görevleri ile işlevlendirilmiş bir kamu otoritesinden gelmektedir.): “evet, biraz kirleteceğiz, ama sorun yok!” demektedir. Buradan, hemen şu cümle ile söze girmek gerekir herhalde, kirliği her düzeyde ve ortamda kabul etmemiz isteniyor.

Ret ediyoruz! Kabullenmiyoruz bu kirli ortamı! Kirleten öder, biraz kirleneceğiz düzenini değiştirmeye de kararlıyız! Ön söz olsun bu…

Renault Otomobil Fabrikası’nda, Bursa’da beş bin işçi iş bırakırken 15 Mayıs 2015 günü, bu durumu fabrika yetkilileri, literatüre yeni bir kavram katarak şöyle yorumluyorlardı:  “öngörülemeyen duruş” (Birgün Gazetesi, 15 Mayıs 2015, s.1 ve s. 4)…

Onların “öngöremediği nedir? durum çok açıktır, sömürü düzeni ve karların en yüksek seviyeleri çıkması sürsün, hem emek hem de doğa sömürüsü alsın başını gitsin, bunun adı sürdürülebilir kalkınma olsun, madenlerde yüzlerce insanımız ölsün, tersanelerde iş cinayetleri ayyuka çıksın, iş hastalıkları ile çaresiz dertlere düşen insanların kayıtları bile tutulmaz olsun, bu duruma isyan eden işçilere her türlü şiddet uygulansın, sonra da bir grev, iş bırakma ya da protesto olayı karşısında, “öngörülemeyen durumla” karşı karşıya olduklarını söylesinler… Evet siz öngörmeyin zaten, bu çarpık ve vahşi yağma düzeni yıkıldığında da öngörüsüzlüğünüzle baş başa kalacaksınız! 1980’lerin “apoletli netekim düzeni” hala sürüyor ne yazık ki, o dönem “…eskiden hep işçiler gülüyordu, şimdi gülme sırası bizde” diyenlerin vahşi ve yok edici düzenleri farklı aktörlerin sahne almasıyla sürüyor. Yaşam mücadelesi, doğaya sahip çıkma, eşit ve özgür bir yaşam arayışı da, halkların hakları mücadelesi de sürüyor bir yandan…

Bu yazı bir çevre günü yazısı olarak planlandı, bakın nerelere geldik çevre gününe dair tek söz edemeden, neler söyledik, acaba çevre demokrasi ile iç içe ve çevre ve doğanın hakları mücadelesi de demokrasi ve toplumsal özgürlük mücadelesinin önemli bir parçası mı?  

Gelelim “Çevre Gününe”…”bir 5 Haziran Çevre Gününü daha idrak ederken…” tarihsel arka plandan hareketle günümüze yolculuk yapalım.

1972’de, Birleşmiş Milletler, “Çevre ve İnsan Konferansı” için hükümetleri bir araya getirirken, o günün dünyasında ve koşullarında, çevre meselesini ilk kez tüm boyutları ile ele alan bir toplantı düzenlemiş olmuştu. Çevre ve sanayileşme, çevre ve kalkınma, çevre ve enerji gibi sorun alanlarından hareketle, dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğine dair endişelerin dile geldiği bu tarihi konferansın toplandığı gün 5 Haziran 1972 tarihi, daha sonra bir milat olarak kabul edilmiş ve “çevre günü” olarak ilan edilmiştir. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bizde de “belirli gün ve haftalar” önemlidir. Mesele ya da olgu neyse, o gün ve hafta bu konuya dair yapılan çalışmalarla, etkinliklerle bir bilinç ve duyarlılık oluşturulmaya çalışılır. Eee iyi güzel, buna kim itiraz edebilir ki? Çevre günü de böyle bir şey diye düşünebiliriz hemen, doğal olarak… Bizim çevre günü duyarlılık etkinliklerimiz, kutlama ve coşku dolu işler olur hep, halk oyunları gösterileri, küçük çocuklara sokakta çöp toplatma “faaliyetleri”, müsamereler ve nutuklar… Peki, bir an soralım kendimize,  5 Haziran 1972’de İsveç’in başkenti Stockholm’de toplanan konferans sonuçları itibarı ile ne demişti?

Bu konferansta yayımlaman bildirge, çevre tarihi ve mücadeleleri açısından son derece önemli konuları karar altına almıştı. İşte bir örnek, 1972 Stockholm Konferansı der ki;          “ herkes sağlıklı ve yaşanabilir bir çevrede yaşama hakkına sahiptir, bu devletin ve yurttaşların ortak sorumluluğudur.” (Keleş, Hamamcı ve Çoban: 2012, s.448) Çok önemli bir vurgu, “çevre hakkı” kavramının ilk kez uluslar arası resmi bir belgede kabul edildiğine dair bir karardır bu… Bu nedenledir ki, Stockholm Bildirgesi’nin tek bir hükmü bile bir gerçeği ortaya koymaktadır; sağlıklı ve yaşabilir bir çevre temel bir insan hakkıdır.

Sonuç olarak, bir yandan “biraz kirleteceğiz” diyerek, bir yandan da “ müsamerelerle kutlanacak” bir gün değildir bu çevre günü…           

Özetle söylemek gerekirse, çevre gününün ya da çevre ile ilgili duyarlığının vs arttığı dönem  (bu da nasıl oluyorsa, ayrı bir sorundur ya) çevre gününün fıtratında olan bir şey değildir, görülüyor ki ve Stockholm Konferansı bize demiştir ki, doğal ve sağlıklı bir çevrede yaşamak bir haktır. Bu hak devletin olduğu kadar, yurttaşların da tesis etmekle yükümlü olduğu bir haktır. Müsamereci ve kirleten öderci bir anlayıştan bu hakkı teslim etmeyi beklemek, “Godot’yu beklemekten”** daha eziyetli ve bedeli ağır olacak bir durumdur.

Bugün, ülkemizin her bir noktasında, deresinde, ormanında, su havzasında süren yağma politikalarına karşı yükselen direniş ve yaşam mücadelesi bu hakkın elde edilmesi mücadelesidir özünde…

Memleketten “Çevre Manzaraları”

Ülkemizde doğal varlıkların hızla kirletildiği ve doğal yaşam alanlarımızı nticarete, piyasa işleyişine terk edilerek suyumuzun, toprağımızın, ormanlarımızın “ticari mal” işlevi gördüğü günlerden geçiyoruz ne yazık ki… Derelerimiz ne bilim ne de hukuk ölçülerine sığmayacak bir şekilde kullanım hakları devri ile şirketlere pazarlanırken, bu ölçütler dışında halk vicdanında ve ekosistemin işleyişinde bu satış ve devir işlemlerinin karşılığının yıkım ve yaşam alanlarımızın yok edilmesi olduğu açıktır. Memleketin her yerinde pıtrak gibi bitiveren nehir tipi hidroelektrik santralleri ile sözde var olan enerji açığını çözmeye niyetlenen “muktedirler”, bir dolu tahribat yaptıktan sonra daha büyük karların peşinde düşerek elli yıllık bir radyasyon hikâyesinin peşine düşme kararını verip, nükleer santral projesini “yeni Türkiye’nin ulusal enerjisi” diye reklam etme riyakârlığını göstermekte bir sorun görmemişlerdir. Nükleer Güç Santralleri ile elektrik elde edilmesi yeni bir teknoloji değildir, inovasyon içermez…1960’da ABD’nin üç mil adasında bulunan nükleer santralde yaşanan kaza, 1986’da Ukrayna’nın Çernobil Nükleer Santrali’nde yaşanan felaket ve Japonya’da 2011 büyük depremi sonrasında Fukişima Nükleer Santrali’nde yaşanan felaket, radyasyon sızıntıları, nükleer atıkların sadece bugün için değil, gelecek kuşaklar için de büyük tehditler taşıması bu teknolojiyi nasıl yeni yapabilir ki? Rusya’nın ihalesini kazandığı “Akkuyu Nükleer” nasıl yerli bir proje oluyor? Çok açıktır ki; hem Akkuyu’da çevresel etki değerlendirme süreçleri göz ardı edilerek yapımına başlanan santral, hem de Sinop ve İğneada için “planlanan santraller” Anadolu coğrafyasının yıkımından başka bir şey vaat etmemektedir.

Kanal İstanbul “Projesi”, Üçüncü Köprü, Üçüncü Havaalanı, Kentsel Dönüşüm proje ve uygulamaları ülkemiz adına yağmanın geldiği boyutlar itibarı ile kâbus bir tabloyu ortaya koymaktadır. Madencilik arama ve işletme faaliyetleri ile orman alanları, tarım toprakları ve su havzaları hızla yok edilme aşamasına gelmiştir. Taç ocakları ve çimento sanayi, ülkemiz inşaat sektörü dışında başka ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere “yükselen bir yatırım” alanı olurken, sağlanan muafiyetler ve Çevresel Etki Değerlendirme süreçlerinin adeta bir formalite haline gelmesi memleketin değişik bölgelerinde soluk alınamaz alanlar yaratmıştır. Dünyanın pisliği ülkemizde kendine yer bulur hale gelmiştir, asbestli gemiler hurda malzeme işlemi görüp gemi söküm tesislerinde baş tacı edilmiştir.

Ülkemiz coğrafyası Aliağa’dan Gaziantep’e, Dilovası’ndan İskenderun Körfezi’ne, Ergene Havzası’ndan Tuz Gölü Havzası’na kadar bu ekolojik yıkım ve felaketin örnekleri ile anılır olmuştur.  

EGEÇEP ( Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği) 2014-2015 yılı Faaliyet Raporu’nda, “doludizgin bir ekolojik talandan” söz edilirken, Kaz Dağları’nda süren madencilik faaliyetlerinin yarattığı yıkımdan, yine aynı bölgede süren termik santral projeleri ile ülkemizin akciğerlerinin yok edilmesinden bahsedilmektedir. Ve ne hazindir ki, tüm bu süreçler adı “çevre düzeni planı” olan bazı belgeler yolu ile yapılmaktadır. (EGEÇEP/Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği: 2015)

Aynı raporda, bir başka önemli konunun altı ise şöyle çizilmektedir:

…   Ne 83 yaşındaki Remziye Saatli, ne de Urla Ovacık Köylüleri bir gün “temiz” denilen bir enerji türünün kâbusları olacağını başlarına gelmeden bilemezlerdi. Tıpkı Karaburun Yayla Köylüleri, Hatay Samandağlılar, Çine Madran İbrahim kavağı Köylüleri gibi... Rüzgâr Enerji Santralleri (RES) için ormanlar, zeytinlikler, meralar bir gecede acele olarak kamulaştırılıp şirketlere tahsis ediliyordu. Aslında daha önceleri Uşak Eşmelilerin, Efemçukurluların, Karadeniz’deki yaylaların, derelerin başına gelenler geliyordu.

“Temiz enerji mağdurlarının” başına da. Acele kamulaştırma kararları 2014 yılına damgasını vuran, sermayenin talanını kolaylaştırmak için AKP’nin bulduğu bir yasal boşluk olarak gündemde kaldı hep. Yüzlerce proje için, Bakanlar Kurulu, şirketler lehine acele kamulaştırma kararları aldı. Resmi Gazete adeta bir ‘acele kamulaştırmaları ilan gazetesi’ haline geldi. Sistemin doğasına, ihtiyaçlarına o kadar uygundu ki. Hem, hiçuzun uğraşlara, çabalara gerek kalmadan halkın elindeki ne varsa alınıp yandaş şirketlere verilebiliyordu, hem de mülksüzleşen, topraksız bırakılan, tarımdan koparılan halk, işçileşerek ucuz iş gücü pazarına sürülüyordu. Ucuz işgücü, ucuz iş güvenliği, bir zaman tarlada tütün, pamuk, zeytin üreten, buğday biçen rençberi Soma’da olduğu gibi yeraltına maden işçisi olarak sokuyor, sonra “fıtrat”la açıklanan bir “kaza” ile mezara gönderiyordu. “Temiz enerji” Yayla köylü Mustafa Şenbahar’ın deyimiyle “pisleşmişti”. Hem doğada yarattığı tahribatla pisleşmişti, hem insanların yaşam alanlarını elinden alıp sömürüye muhtaç ettiği için... “ (http://www.egecep.org.tr/userfiles/file/egecep%20calisma%20raporu%20(2014-2015).pdf)

Ülkemizin “çevre manzaraları” gelecek adına endişe verici bir hal alırken, Çevre ve Şehircilik Bakanı, “durduramazsınız kardeşim!” diye çıkışarak, 3.Havaalanına karşı olanları “ülkenin menfaatini düşünmemekle” suçlamaktadır (http://www.milliyet.com.tr/gulluce-den-chp-ye-durduramazsin-kardesim-istanbul-yerelhaber-736915/).  Bu tür çıkışlar ya da açıklamalar artık bizleri hiç şaşırtmamaktadır. Geçmişte vatan hainliği ile suçlanan düşüncenin mirasçıları olarak, Nazım Hikmet’in dizeleri ile kısa bir yanıt vererek geçmek yeterli olacaktır belki, her seferinde kalkınma ve ülke düşmanı ilan edilmemize karşı vatan ve vatanseverlik yarışı değildir derdimiz, derdimiz sadece bazı olguların deşifre edilmesidir, amacız bazı siyasi “duruşların” şifrelerini çözmektir sadece…

 “…

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarında al kanımızı içmekse vatan,

 vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

 vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

 ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

 vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,   

 vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,  ben vatan hainiyim.

 Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

 Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. (Nazım Hikmet: 1962, s.145)

Şifre çözücülüğüne devam edersek, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerinin bir formaliteden öte anlam taşımadığını göreceğiz. Çevre koruma amaçlı bir “çevre yönetim sistemi” olarak tarif edilen ÇED artık “minareyi çalana kılıf” işlevi gören, adı çevre ile ilintili olmaktan öte anlam taşımayan bir olgu haline gelmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED sürecinin yayınlanan yönetmelik gereği uygulandığı 1993 yılından bu yana 47 bin 314 projede “ÇED Gerekli Değildir” kararı vermiştir. Bu arada, Bakanlık, 3 bin 736 projeye “ÇED Olumlu” yanıtı verirken, 638 proje için “ÇED Gereklidir” görüşünü iletmiş ve bu projelerin ise sadece 33 âdeti gereken kriterleri taşımadığı için “ÇED Olumsuz” kararı ile sonuçlanmıştır. Bu veriler incelendiğinde, ülkemizin çevresel performansının ve karnesinin mükemmel olması gibi bir sonuca ulaşmamız gerekir! Ya da bir yerlerde bir şeyler yanlış işlemektedir… Mesele konuşma ya da “onlar konuşur AKP yapar” olgusuna indirgenecekse, bu yapma fiilinin son derece sorunlu olduğu su götürmez bir durumdur.

Bu verileri incelemeye devam ettiğimizde, işletmelerin, yani yatırımcıların faaliyet öncesi çevresel etkileri araştırmak üzere hazırlatmak zorunda oldukları ÇED raporlarının sektör dağılımı da görülebilecektir. Bu veriler ise daha vahim gerçekleri ortaya koymaktadır:  ÇED olumlu görüşü verilen projelerin yüzde 26’sını petrol ve madencilik projeleri, yüzde 24’ünü enerji projeleri, yüzde 13’ünü atık ve kimya sektörü projeleri oluşturmaktadır. Bu durumda, söz konusu proje ve yatırımların doğaya hiç olumsuz etkisi yoktur denilmektedir. Ne kadar inandırıcı ve bilimsel değil mi?

Bir ülke düşünün ki; Belediye binası kaçak, Cumhurbaşkanlığı Binası kaçak olacak, bir ülke düşünün ki; tarihi ve kültürel değerleri Allianoi’den Hasankeyf’e yağma ve talan politikalarına teslim edilmiş olacak, bir ülke düşünün ki; Atatürk Orman Çiftliği’ne bilim ve hukuk göz ardı edilerek yapılanlar ortada dururken, bazı yöneticiler çıkacak “çevrecinin daniskası” benim ya da biziz diyecekler, bir ülke düşünün ki; kentsel dönüşüm adı altında süren inşaat faaliyetleri ile amacı yoksul insanlara konut sağlamak olan TOKİ (Toplu Konut İdaresi Başkanlığı) ve belediyeler “ortaklığında” insanların barınma ve yerleşim hakları ihlal edilsin, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve birçok büyük kentimizde onlarca mahalle ve binlerce insanımız “soylulaştırma ve rant, kar, spekülasyon projeleri” ile yerinden edilsin, bir ülke düşünün ki amacı yoksullara konut üretmek olan bir kurum artık alışveriş merkezi ve stadyum inşa ediyor olsun ve bir ülke düşünün ki, dünyanın en riskli ve belalı enerji üretim seçeneği olan nükleer santral “Akkuyu nükleer” sloganı ile “gülen ve bu projeden çok mutlu olacakları” imajının verildiği çocuk fotoğrafları ile birlikte kamuoyuna reklam edilsin, bir ülke düşünün ki, doğal varlıkları, doğal kaynakları görülmemiş bir hızla kirletilip, yok edilirken sadece yaşadıkları ortama, suyuna, toprağına, kentine sahip çıkan insanlar yargı önüne taşınsın…

Daha fazla örnek verilirse, adeta düşünmekten vazgeçeceğimiz bir durumla karşı karşıya kalma olasılığının oluşacağı günlerden geçiyoruz. Öyle günler ki bunlar, gerçek ile hayal ya da doğru mu ya da “zaytung” haberi mi diyeceğimiz şeylerin yaşandığı bir ülkeden bildiriyoruz…

Emek ve doğa sömürüsün her gün derinleştiği bir ülkede, zihinlerimiz de kirletiliyor ve sömürülüyor. Örneğin, bir katı atık önlem tesisi 7 yılda 5 kez açılabiliyor ve buna hiç şaşırmıyoruz! (http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/ayni-tesise-7-yilda-5-inci-acilis-toreni-h88105.html)

Birileri “evet, biraz kirleneceğiz” diyorlar, ya da reklamlarda “kirlenmek güzeldir” lafları dolaşıyor… Kirlenme, kirlenmek bir yazgı olmamalıdır oysaki kirletenin ödüllendirildiği bir ülkede “biraz, kirlenmenin” ne ifade ettiğini bilince çıkarmak gereği açıktır. Soma’da maden içsinin kömür karası elleri ve kirli çizmeleri bizim için nasıl bir onursa, işçinin baretini ve çizmesini ona “zimmet yapan” zihniyet o kadar onursuz ve kirlidir.

Ülkemizin denizlerini, göllerini, nehirlerini, sularını, ormanlarını, tarım alanlarını, meralarını, ovalarını, kentlerini ve yaşam ortamlarını kirletenler kendilerine paranın iktidarını kurarken, tarih bize göstermektedir ki, paranın saltanatı elbet bir gün zeytin ağaçlarının dallarına boyun eğecek ve yıkılacaktır. O güne kadar doğal yaşam alanlarının korunması mücadelesi ile kent ortamında süren direniş ve mücadelenin “gezi parkındaki” ruhla birlikte örülmesi ve çevre alanındaki ve kent ortamındaki hak arayışlarının ve mücadelenin halkın hakları mücadelesi ile buluşması gereği açıktır. 

KAYNAKÇA

Akdemir, Özer, Anadolu’nun “Altın’daki” Tehlike Kışladağ’a Ağıt, Evrensel Basım Yayın, Araştırma İnceleme, İstanbul, 2011.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali Teknik Değerlendirme Raporu, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, İstanbul, Kasım, 2014.

Birgün Gazetesi, 15 Mayıs 2015, s.1 ve s. 4

EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği) Çalışma Raporu 2014-2015, EGEÇEP 8. Kurultayı, 28 Şubat 2105, İzmir.

http://www.egecep.org.tr/userfiles/file/egecep%20calisma%20raporu%20(2014-2015).pdf

 Hikmet, Nazım, Son Şiirleri (1959-1963), Vatan Haini, 28.07.1962, Adam Yayınları, Şiirler: 7, 1987

Karababa, Ali Osman (Editör), Kalıcı Organik Kirleticiler ve Sağlık, Güncellenmiş ve Genişletilmiş İkinci Baskı, Çevre İçin Hekimler Derneği, İzmir, 2014.

Karakuş Candan, Tezcan, “Hangi Yüzyıl? Hangi Rejim? Hangi Mimarlık?”, http://www.moblogankara.org/mimarlardan/2014/8/10/hangi-yzyl-hangi-rejim-hangi-mimarlk

Keleş, Ruşen, Hamamcı Can ve Çoban Aykut,  Çevre Politikası, İmge Kitapevi, Ankara, 2012.

http://www.milliyet.com.tr/gulluce-den-chp-ye-durduramazsin-kardesim-istanbul-yerelhaber-736915/

http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/ayni-tesise-7-yilda-5-inci-acilis-toreni-h88105.html

 

*Çevre Mühendisi, Kent ve Çevre Bilim Uzmanı / TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “ Kent İzleme Merkezi Danışma Kurulu Üyesi”

** Godot'yu Beklerken Samuel Beckett tarafından kaleme alınan bir eserdir, “Godot’yu Beklerken”, sahneye konduğu ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır.  Seyirci karşısına ise ilk kez, 1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır. İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi umudu bekleyişe yöneliktir.