Sanat Binalarının Sürgünü

Orhan Alkaya

Dün AKM, Taksim Sahnesi, Emek Sineması, Muammer Karaca Tiyatrosu, bugün Şinasi ve Akün sahnelerinin bertaraf edilmesi çabalarıyla sembolleşen sürece topluca baktığımızda, son derece tehlikeli bir “arındırma politikası” ile karşı karşıya olduğumuz izlenimi, yalnızca doğmuyor, kendisini dayatıyor. Bu politika, şehir merkezlerini sanat binalarından arındırmayı, adeta kutsal bir göreve dönüştürmüş durumda. Şinasi ve Akün sahneleri, Ankara’nın sanat hayatında derin ize sahip bir binanın içinde yer alıyor. Tunus Caddesi’ndeki Şinasi, bir grup genç sanatçının girişimiyle, 1975’te Çağdaş Sahne adıyla kurulan devrimci sanat girişiminin de başladığı mekân. Atatürk Bulvarı tarafındaki Akün ise sinema salonu olarak çalıştığı 911 koltuklu yıllarda, Ankara’nın en şaşaalı sinema salonuydu. Devlet Tiyatroları’nın bu iki sahnesini barındıran bina, bir kamu konsorsiyumu olan Emek İnşaat’ın malı ve bugünlerde ısrarla özel girişime satılmaya çalışılıyor. İstanbul sinema hayatının “tektaş”ı Emek Sineması’nın müştemilatında yer aldığı Cercle d’Orient binası da bu konsorsiyumun elindeydi ve çoktan satıldı. Cercle d’Orient’ın ana binası içinde bir de tiyatro salonu vardı, 765 koltuklu Yeni Komedi Sahnesi. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nu yirmi yıl ağırlayan bu sahne, Emek protestoları sürerken külliyen unutulup gitmişti. Emek’in freskoları itinayla sökülürken, yıllardır çökük kubbesiyle gökyüzünü seyreden Yeni Komedi, “vefa”nın bir semt adı değil, bir hafıza meselesi olduğunu ispatlamaya çalışır gibiydi.

İstanbul’un merkezinde, şehrin opera, bale, senfonik müzik, tiyatro ihtiyaçlarına bir arada cevap veren yegâne sanat binası olan Atatürk Kültür Merkezi, 30 Mayıs 2008’den bu yana kapalı ve göz göre göre çürümeye, korozyona terk edilmiş durumda.

1914’te yapılan ve son olarak Devlet Tiyatroları Taksim Sahnesi ismini taşıyan tarihi Majik binası da havuz müteahhitlerine satılarak tümden yok edildi. Muammer Karaca Tiyatrosu yıllardır kapalı ve akıbeti belirsiz. Sanatçıların çabalarıyla büyük ölçüde kurtarılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni dışarıda tutarsak, İstanbul’un merkezi, sanat binalarından arındırılmış durumda bugün. Sahne sayısı iki elin parmaklarını az geçen başkentimiz de, bu arındırma politikası ile karşı karşıya.

Bu arındırma politikası esasen iki referansa dayandırılıyor. İlki ve hemen okunabilecek olanı, şehir merkezlerinin artan cazibesi ve metrekare fiyatlarıyla, yüksek rant getirisi vaat etmesi. İkincisi ve sıklıkla gözden kaçanı ise merkezde sembol değeri taşıyan kutsallık atfedilen yapıların tersine, sanat binalarının seküler semboller olarak evrilmiş olması.

İlki, bütün dünyada yaşanan bir problem. Günümüzde, sanat binaları, şehrin sosyal hayatıyla uyumlu hareket edebildikleri oranda ayakta kalma şansına sahip. Bu durum, sanat binalarının maksimum saat içerisinde şehirli kullanıcının ihtiyaçlarına cevap verebilmelerini gerektiriyor. İlk etkili ve tartışmalı örneği Paris’teki Centre Pompidou olan çok amaçlı bina -asla çok amaçlı salon değil- modeli, sanat kullanıcıları tarafından peşin tartıya vurulmamalı. AKM örneğinde karşılaşıldığı türde tuzaklara dikkat kesilinmeli.

İkincisi ise, seküler İslam-yoğun toplumların kadim problemi. Burada, Türkiye’nin yalnız ve güzel bir ülke olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Merkezdeki bu arındırma, sanat binalarının merkezden tasfiye edilmesi politikası, aynı zamanda seküler hafızanın silinmesine dönük anakronik bir köktenciliğin tezahürü.

Yani sorun AKM, Şinasi, Akün, üç beş ağaç değil. Bu, satha dönük bir saldırı...

Metnin özgün hali için lütfen tıklayınız.