Bir İşçi Mimarın Aklından Geçenler...

Fadime Yılmaz

Bütün bu yazının ortaya çıkması, daha doğrusu benim kendime ve mesleğime olanları anlamam, bir arkadaş sohbetine dayanıyor. Sohbet öyle garipti ki , süresi boyunca önce beni dinleyenler şaşırdı; sonra ben şaşırdım, şimdi ise şaşkınlıkla kızgınlık arasında adını pek de koyamadığım bir şeyler hissediyorum. Olanlar basitçe şöyleydi, muhabbet devam ederken ortamdaki tek mimar olan ben; mimar olmayan arkadaşlarıma işten ayrılmak istediğimi söylemiştim. Neden niçin faslı kapandıktan sonra, hepsi eski tecrübelerine dayanan ve işin resmi prosedürüne dair tavsiyelerini sıralamaya başladı; ben sessizce dinledim. Dışarıdan sessiz kalırken, içimden bunların hiçbiriyle uğraşmak zorunda olmadığımı geçirdim; tembelliğimden olsa gerek uğraşmayacak olmaktan da pek bir memnun oldum. Bu mutluluk yüzüme yansımış olacak ki, karşı gruptan birisi neden gülümsediğimi sorma ihtiyacı hissetti. Cevabım basit ve netti, benim böyle prosedürlere dair bilgiye ihtiyacım yoktu; gidip işverenimle konuşmamı yapar, üzerinde mutabık olunan günde de ofisi terk edebilirdim. Nasıl olsa beni oraya bağlayan resmiyete dökülmüş bir şey yoktu. Çoğunluğu mühendislerden oluşan grup ise kesin ve net cevaplara alışıktı, bu nedenle kendimi açıkça ifade edebilmek adına şu sihirli cümleyi sarfettim. 

“Benim sözleşmem yok!”

Ben tam da ne kadar kıskanıldığımın hayalini kurmaya hazırlanırken, karşı taraf da yıkıcı cümlesini kurdu.

 “Yazık sana!”

Bir müddet anlamam mümkün olmadı, neden bana yazık olduğunu; mimarlık piyasası böyle işlerdi. El sıkışmak, işe başlamak; ben ayrılıyorum demek başlamış her şeyi bitirmek demekti. Bu açıdan bakınca çok kolay görünüyordu, hiç gerek yoktu ne sözleşmeye, ne de sözleşmeye dahil bir dolu evrakı toparlamaya. Ama yine de eleştirilmek hoşuma pek gitmediğinden olsa gerek, durumu normalleştirme ihtiyacıyla düşünmeye başladım. Aklıma ilk gelen, mimarlığın farklı olduğuydu. Ne de olsa, mimar olmak sanat yapmaya aday olmaktı, sanatın kendisini yapmak çoğumuza nasip olmasa da kaprisini çekmiyor muyduk? Böyle bakınca işveren ortadan kalktı, yerini usta aldı; ben de çalışan değil, çırak oluvermiştim. Öyle bile olsa, herhangi bir sözleşmeye imza atmış olmam aramızdaki bu ilişkiyi zedeler miydi; orasını pek kestiremedim. Zaten çok düşünmeme gerek yoktu; çünkü biliyordum ki, hep söylenildiği gibi, mimarlık sanat kadar şanslı değildi, ayakta durmadığı sürece güzel olmasının çok önemi olmazdı ya da güzel olmak bir şeyi mimarlığa ait kılmaya yetmezdi. Bunlardan öte alıcısı olmadığı zaman varlığının değeri kalmazdı. Gerçeklerle yüzleştim; ustama veda ettim, çırak olma hayalimi rafa kaldırdım, ve işte başladığım yere döndüm.

Zor olsa da kabul etmek gerekirdi. Mimarlık üretilirken sanat yapmak kısmı oldukça küçük bir bölümünü oluşturuyordu bu sürecin. Geri kalanı ise fazlasıyla emek gerektiriyordu. Genç bir mimarın bulabileceği işlerin büyük bölümünün de zaten, proje müellifinin emek-yoğun proje sürecinin altından kalkamaması sonucunda, arta kalanların yapılmasını kapsadığı gayet açık. Burada işveren mimarla iş verdiği meslektaşı arasında kurulan ilişki, usta-çırak olmaktan çok, nüvesi emek olan bir alışverişti. Ancak resmi bir tabana oturmadığında; bu ilişki çalışana iş güvenliği, sosyal güvenlik, gelir düzeyi ve düzeni gibi bir çok konuda oldukça büyük zarar veriyordu.

Daha da ileri gidersem, bütün bu usulsüzlüğün mimarın emeğine değer biçilmesinde de çok önemli bir rol oynadığını iddia edebilirim. Kârın, emeğin sömürüsü ile arttırıldığı bir sistem içinde; mimari proje üretiminde de kazanmanın yolu, olabildiğince ucuz iş gücü ile mümkün olduğunca çok iş yapmaktan geçiyordu. Bu da beraberinde, hem insan hem de iş kalitesini göz ardı eden bir yaklaşımı ve ucuz iş gücünü rekabette önemli bir artı olarak ortaya çıkarıyordu. Böyle bir baskı altında, yasalarla korunmayan mimarın, tabii ki belli bir direnç yaratarak ücretinin belli bir seviyede kalmasını veya makul oranda artmasını sağlaması, açıkçası sömürülmesine karşı koyması beklenemezdi. Böyle bir direnç gösterdiğinde, bu Don Kişot’un başına gelecek olan herhangi geçerli bir gerekçe gösterilmeden, böyle bir değişimin sonuç ürünün kalitesini yapacağı etki önemsenmeksizin, aynı işi kendinden daha ucuza yapabilecek birisiyle yer değiştirilmesi olurdu; tabi mağdur kişi için geriye dönük herhangi bir tazminat ya da işin iadesi de mümkün değildi. Bu usulsüzlük daha genel boyutta piyasada emeğe verilen karşılığın makul seviyelerde kalmamasında ve homojen bir şekilde yayılmamasında en büyük etken. 

Tabi bu durumun işverene hiç zarar vermediğini söylemek de  pek adil olmayabilir. İşveren mimar da, iş aldığı mimarı herhangi bir yasal çerçeve doğrultusunda yönlendiremiyor; işçi ile işveren arasındaki sorunun ve bu sorunun işverene verdirdiği kaybın boyutu ne olursa olsun, uygulanabilecek en büyük ceza işten çıkarma olarak kalıyor. Çalışanın işi bırakarak ya da başka herhangi bir şekilde, işverene zarar vermesini yasal bir çerçevede cezalandırmak ise hiçbir zaman mümkün olmamakta. Bunun da ötesinde, işveren mimarın proje sürecinin en büyük gider kalemlerinden birini yasal olarak sabitleyerek rasyonelleştirememesi, kendisine işveren tarafında maliyeti azaltması doğrultusunda yapılan baskılara direnmesini de zorlaştırıyor. Bütün bu resme uzaktan bakıldığında, ilk elden mesleğin kendi iç meselesi gibi duran bu konu, genel olarak piyasanın rantını arttırma çabasının adım adım alt kademelere inmesinin sonucunda ortaya çıkıyor.

Bu durumda, hem mağduriyet hem de suç her iki kesime de atfedilebilir. İşverenlerin masraflarını azaltmak uğruna iş verdikleri mimarları sözleşme olmaksızın çalıştırmaları, bunun sonucunda vergi ve sosyal güvence masraflarını azaltmaları, hatta bazı noktalarda ücretleri daha düşük tutmak adına bunu bir tehdit unsuru olarak kullanmaları sorunun ortaya çıkmasının sebeplerindeyken; bu durum karşısında kolektif bir bilinç oluşturmak yerine, bunu rekabet dahilinde avantaja çevirmek adına kabullenen mimarlar da aynı derecede suça ortaklar. Kendini işçi sınıfı olarak tanımlamayan ve bu sınıfın haklarını korumak uğrana birlikte hareket etmeyen mimarların, mesleğe dışarıdan yapılan müdahalelerde birlikte hareket etmesi de tabii ki imkansız. Yaklaşan 1 Mayıs’ı doya doya kutlaması gereken bu grubun, kendini uzaktan bakmakla sınırlayacak olması olup bitene karşı ne kadar duyarsız olduğumuzun en net resmidir.

Açık olan gerçek, genelde öyküleştirdiğimiz ve kabullendiğimiz bu eksikliğin, sadece bize birey olarak değil, mimarlık mesleğine de genel olarak büyük zarar verdiğidir. Yani esasında “bana” değil “bize”; bizden de öte “mimarlık mesleğine yazıktır!”