“Kerbelâ’nın evlâdıyız; ayıptır, zulümdür, cinayettir!”

Prof. Dr. Güven Arif Sargın

Dosya 32'den...

Fotoğraf: Hamid Khatib, Suriye 2013

Fotoğraf: Hamid Khatib, Suriye 2013

“Kerbelâ’nın evlâdıyız; ayıptır, zulümdür, cinayettir!”1

Prof. Dr. Güven Arif Sargın

Dosya 32'nin girişinden...

Fransız yakın dönem düşün insanlarından Jean Baudrillard’ın ölümünden hemen önce, ülke ülke, şehir şehir dolaşarak dile getirdiği görüşlerini derleme konusu yapan görece yeni bir kitapla söze başlamak isterim. 2010 yılında İngilizceye çevirisi yapılarak basılan ve “The Agony of Power” (Gücün Istırabı) başlığını taşıyan bu eser, Baudrillard’ın 1980’li yıllarda söylemsel olarak uzaklaştığı Marksist kurama yeniden dönüş yapması ve dolayısıyla, günah çıkarması bağlamında kayda değer bir nitelik ihtiva eder. İşaretin ekonomi-politiği önermesi ile, Marksist üretim kuramını semiyoloji dünyasına eklemleyen,  tüketim ve üst-yapı sorunsalı bağlamında sermaye-emek çelişkisini eski kıtaya ustalıkla taşıyan Baudrillard, ölümüne yakın bir dönemde dillendirdiği tüm bu tebliğlerinde, kötücül olanın köklerine inmekten geri durmaz ve şeytansı öznenin, kapitalist üretim ilişkilerinin göbeğinde yer alan sermayedar sınıfı ve iktidar sahibi yönetim aygıtları olduğunu, korkusuzca söyler.2 Bu korkusuzluğun, bir anlamda ölüme dair duyulan fetişten kaynaklandığı düşünülse de,  emek-sermaye çelişkisine yeniden başvuru ve hemen akabinde bu çelişkinin güce/iktidara dair yansımaları, Baudrillard’ın bir anlamda tarihsel sorunun özüne dönmesi olarak değerlendirilmelidir – son kertede Baudrillard’ı affetmek ise, boyumuzu aşacaktır.

Dili Marx’ın kekremsi tadını yeniden üstlenir; sermaye sınıfının hoyrat iktidar arayışı ise, tüm tebliğlerinin ana akışını oluşturacaktır. Ancak daha da ilginci, 1930’lu yıllarda Gramsci’nin hapishane güncelerinde yer alan iki temel kavram üzerinden, kapitalizmin iktidara dair işlevsel kurmacalarını masada tutarak, bir anlamda sol-retrospektif bir söylem üretir. İktidar acı verir, şiddetli bir ıstıraba yola açar, bir mihnet duygusudur bizi esir alan; bununla birlikte acının salt baskıdan öte hegemonik bir ağ olduğuna dair saptamalarla, muktedir ile neredeyse kendi rızasıyla iktidar seviciliğine dönüştürülen mazlum arasındaki “ensest” ilişkiyi de ustalıkla dışa vurur. Belki de Baudrillard’ı bu keskin dile ve söyleme iteleyen, ölüme dair duyduğu kayıtsız olma halidir – ne de olsa iki yıldır kendisine biçilen ömür. Belki de, Zizek’in “İdeolojinin Yüce Nesnesi” başlıklı meşhur kitabında dile getirdiği gibi, muktedir ve mazlum iki ayrı özne değil, mihnetin diyalektik nesnel koşullarıdır – ve Baudrillard’ın bu saptamadan kendisini sıyırması da olasılık dışıdır.3 Her ne olursa olsun, son tahlilde iktidar ortadan kaldırılması gereken bir olgudur; salt geleneksel mücadelenin merkezinde yer alması hasebiyle değil, her tür iktidar aracılığı ile rızaya dayalı tahakkümü yer ile yeksan eyleyebilmek amacıyla da iktidara karşı mücadele edilmelidir. Buradaki temel sorun, dolayısıyla, baskı altına alınmak kadar, bizlerin baskıyı içselleştirmesidir: tam da bu noktada aydının görevi hem baskıya direnmek ve hem de baskı araçlarına sahip olmayı (baskının sürdürülebilirliğinde pay sahibi olmayı) külliyen ret etmektir.

Lafı dolandırmanın alemi yok: Baudrillard’cı söylemin hülâsası, iktidar kötücüldür ve iktidarın aygıtları mücadele yoluyla hem toplumsal hem de bireysel benliğimizden süratle savuşturulmalıdır. Bu noktada, sevsek de sevmesek de, Jean Baudrillard’a bir minnet borcumuz vardır; O hepimizin bildiği ancak normalleştirdiğimiz şeyleri giderayak bir kez daha bizlerle paylaşmakta, akademik öznelerin de içine düştüğü tuzakları, haydi dürüst olalım, “ikiyüzlülüğü”, yüzümüze acımasızca vurmaktadır. Baskının aracısı olmak, salt ezilmeye karşı sistemli bir mücadeleden kaçınmanın ötesinde, baskıyı içselleştirerek, Zizek’in betimlediği türden ensest ilişkinin nesnesine indirgenmekle de söz konusu olacaktır. Bu ilişkide ne menem roller üstlendiğimizin çeşitliliği, akademinin yaratıcı zekâsına kaimdir; örneğin, iktidar seviciliği ile ikbal beklentisi olanlar bu türden ilişkinin en bildik olanlarıdır. İdeolojik bağnazlığa yenik düşenleri, dolayısıyla aklı ve eleştirel akılcılığı es geçenleri ise, listelemeye gerek bile duymuyoruz – onların defterinin Horkheimer’ın şu meşhur kitabında dürüldüğünü, okuyanlar bilecektir.4 Sanırım bu noktada hepimizin derdi, mücadelenin, diyelim ki direnişin öznesi olmadan, elleri arka ceplerinde dolaşarak biz direnenleri konumlandırmaktan, mücadelenin durumlarını, şiddete dair olguları, iktidarın araçlarını ve baskının öznelerini meta-diller ile söylem-üstü-söylemler üreterek kuramsallaştırmaktan, daha da ileri giderek muktedirin şiddetini (masa başı çalışmalarıyla) estetize etmekten geri durmayanlardır. Baudrillard’ın tam da üstüne basarak işaret ettiği, iktidarın acısına tuz biber ekerek, baskıya dolaylı da olsa katık olan ikiyüzlü öznelerin varlığıdır.

Tarih muktedirin hesabını kesecektir – diyalektiğin yasası kaçınılmazdır; öte yandan bu tarihsel eşikte, bizlerin de bir öz-eleştiri yapması büyük bir sorumluluktur. Meslek erbabının ve dahi akademinin gelinen son kertede durup soluklanması ve baskıya maruz bırakılmanın farkındalığıyla, hegemonik iktidar olarak adlandırdığımız koşulların nedenselliğini – görünür şiddet kadar, rızaya dayalı biat etmenin altyapısını – masaya yatırması beklenmelidir.  Üstelik bunu yaparken, teori fetişizminden sıyrılarak, nesnel koşullar ve tikel olgular üzerinden hareket etmesi ve kuramla olan derdini ise, “söylemcilikten” uzak ve ancak samimi söylemsel kurgularla yapması şartı koşulmalıdır. Özellikle akademinin özgün olandan süratle savrulduğu, hâkim paradigmalardan nemalanmak adına ya da farklı saiklerle hareket edenlerin gittikçe baskın karakter kazandığı bu kaygan zeminde, kolektif olmakla birlikte akılcı bir praksisin arayışına süratle yer verilmelidir – üstelik bu konuda üstat düşünürlerce ileri sürülen kimi önermelerin de, yapılacak tahlillerin sağlıklı bir zemine taşınabilmesi adına önem arz ettiğinin bilinciyle.

Mimarlık mesleğini icra eden öznelerden başlayalım: özetle, harç bitti, yapı paydos! Kent toprağına ve inşaata dayalı sermaye birikimi modelinin savurduğu dünya mimarlığının geldiği nokta, hepimizin malûmu: Küreselleşme, neo-liberal siyasa, tekelci sermaye hareketleri ve ona başat iktidar olgusu üzerine, bugüne değin derin bir külliyat oluştu ve bunlara burada değinmek, çok da anlamlı olmayacak.5 Bütün bunlara karşın, bu külliyata katkı yapanların ortak paydada buluştuğu şeyin de, yeni bir “mekân sosyolojisi” olduğunun özellikle belirtilmesi gerekiyor. Bu saptamaya göre, dünya ölçeğinde neredeyse ortak bir ikonografi söz konusu ve bu ikonografiye sarmal egemen ideolojinin kodlarıyla hareket eden mimarlık, farklı bir zaman-mekânsallık kurgulayarak kendisini tek geçer akçe olarak sunmaktan geri durmuyor; üstelik, kendi meşru zeminini şiddete dayalı sahte/yanılsamalı bir ethos’la örerek  – Ankara Söğütözü’nde pıtrak gibi büyüyen yeni kentselliğin ne ikonografik ne de programatik anlamda İstanbul Maslak’tan, Dubai ya da Abu Dabi’den farklı olmadığının ayırdındayız.6 Sermaye büyüklüğü, yapıyı tasarlayan mimarın (yıldız)ismi ya da üstlenici firmanın dünya sıralamasındaki yeri, bu sosyolojiyi değiştiriyor mu? Dolaysıyla Frampton’ın da ısrarla dile getirdiği gibi, bu yeni olgu sadece mimarlığa değil, disiplin içerisinde meslek erbabı sıfatıyla yer tutan mimarlara da toplumsal bir sorumluluk getiriyor. Kendisinin bu noktada, mimarlık okullarına ilişkin önermesi daha da bir dikkat çekici: Nerede ve hangi kurumsal kimlik altında olursa olsun, mimarlık eğitimi veren yapılar ahlâkî bir sorunla baş-başa kaldığımızın bilinciyle müfredatını gözden geçirmek zorunda; çünkü süregelen mimarlığın sürdürülebilir bir tarafı, maalesef yok.7

Bu noktada meseleyi tadında bırakmak adına, biz meslek insanlarına düşen bu öz-eleştiriyi burada şimdilik sonlandıralım ve sorunu bir başka veçhesiyle tartışmaya devam edelim. Süregelen tüm bu şiddetin diğer aktörlerine sözümüz olmayacak mı? Hiç şüphesiz, merkezi otoriteden, yerel iktidar unsurlarına, yapı sektörü içerisinde öyle ya da böyle dahli olanlardan sermayedar sınıfa kadar, katman katman büyüyen arsız ve o kadar da ahlâksız bir ittifakla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Kendi koalisyonunun eril gücünden fazlasıyla emin ilerleyen bu yapılaşmanın derdinin de açık seçik “mekâna” ilişkin olması biz meslek insanlarını, ölçek ve niyet ayırdına gitmeden, doğrudan etkiliyor – plâncıların, urbanistlerin ve mimarların bu eril iktidarın haz veren aygıtlarından kendisini kurtaramayışı ise, bir başka ironik durum olarak çoktan kayda geçti bile. Mimarların  hazza dair zafiyetlerinin ayırdındayız; ancak yukarıda tanımlamaya çalıştığımız konsolide iktidarın da hazza dair sonsuz bir istenci söz konusu ve üstelik bu pornografinin hem nesnesi ve hem de öznesi konumunda bildik mekân var. İş bu nedenle, hazza yenik düşen günümüz mekânsallaşması ve özellikle kent mekânlarının karşı karşıya kaldığı kategorik mağduriyetin bir tür yenilenmiş mekân sosyolojisine gereksinim duyduğunu söylemekle yükümlüyüz; indirgemeci ve işlevsel akılcılığın tekelinden kurtulmuş ve Lefebvre’in öykündüğü meta-felsefeye de dönüşün habercisi konumundaki bu yeni bakma biçiminin, hepimizin arayıp da bulamadığı, yeni epistemelerle kuşanmış mekânbilimi muştulaması içten bile değil – kısacası, muktedirin haz aygıtlarından kurtulabilmenin yöntemi yeni bir mekân sosyolojisi ve mekânbilim olarak tanımlanabilir.8

Henri Lefebvre’in 1970 yılında kaleme aldığı ve aslında 68 olayları sonrası kıta Avrupa’sının içine düştüğü, kent topraklarına odaklanmış sanayi sonrası kapitalist sömürü ile, yine savaş sonrası kentselliğe başat örgütlenen kitlesel başkaldırıyı anlamaya yönelik The Urban Revolution (Kentsel Devrim) başlıklı bildik kitabı, işte tam da burada zurnanın zırt dediği deliğe karşılık gelir: Yukarıda özetlediğim türden bir mekân sosyolojisi/bilimi kurma endişesiyle hareket eden düşünürün, belki de daha sonraları yazacağı ve kimine göre eleştirel mekânbilimin kutsal kitabı olarak addedilen “The Production of Space” (Mekanın Üretimi) başlıklı eserin de ilk nüvelerini burada biçimlendirdiği söylenebilir.9 “Kentsel Devrim”in içeriğinin çok yalın kurulduğunu savlamak yanıltıcı olmayacaktır; O’na göre, “kentsel toplum” olarak adlandırdığımız yeni olgusal durum/koşullar, Marx’ın toplumsal aşamalara ilişkin özetlediği tarihsel kategorilerden, belki de sonuncusuna denk düşmektedir. Kentsel toplum, sanayi toplumundan farklıdır; kapitalizmin geldiği son merhaleyi anlatır, ancak daha da önemlisi kentsel olgu ve kent toprağı bu aşamada kapitalist örüntünün merkezine yerleşerek, değişim değerine yeni bir ivme ve anlam katmıştır. Kent toprağına sermayedar sınıfı ve devlet erkince ayrı bir kutsiyet addedilmiş, buna bağıl düzeyde de kent, çok katmanlı, çok boyutlu, karmaşık ve çoklu-toplumsal ilişkilere haiz bir nitelik edinmiştir. İşte Lefebvre’in iddiası tam da bu noktada geçerlilik kazanmaktadır: bildik disipliner yaklaşımlar ve kurumsallaşmış bilim paradigmaları kentsel devrim olarak adlandırdığımız bu yeni durumu çözebilecek içsel kapasiteyi ya tüketmiş ya da zaten bu gücü hiç bir zaman edinememiştir. Dolayısıyla, yeni paradigmalara gereksinim duyulmalıdır.

Kimi yazara göre, Lefebvre’in hayal dünyası bizi gerçekliklerden fazlasıyla uzaklaştırmaktadır, çünkü bu tür bir paradigma dahi, mekânın çoktan fetiş nesnesine indirgenmiş olması hasebiyle yetersiz kalacaktır. Bizim de Lefebvre’i eleştirenler kervanına katılarak, uzun uzadıya bir başka mekân fetişi yapmamızın gerekli olduğuna inanmıyorum. Ancak bu noktada, Fransız düşünürün mekâna atfettiği ikincil, ancak bir o kadar da önemli bir niteliğe dair söz söylemenin yerinde olduğunu belirtmek isterim. O’na göre kentsel mekân, sermayedar sınıfın değişim değeri için vazgeçilmez bir aygıtı konumuna indirgenmekle birlikte, direnişin de merkezi konumundadır; çünkü mekân, salt bilişsel ve dolayısıyla temsili olanın ötesinde olgusal ve yaşanandır da. Bu ikinci özellik, kentli siyasî öznenin, mekânın içsel, karmaşık ancak üretken vasfıyla organik bir bağ kurmasının da olanaklarını üretmektedir. Nasıl mı? Sokağa hükmederek!

Kısacası, iktidar (devlet ya da değil) mekânı nesneleştirerek meslek erbabının bilişsel dünyasına hükmeder; istenileni üretmek ise sermayedar sınıfının tekeline, daha doğrusu insafına bırakılmıştır. Ancak, aynı kentsel olgu kenti doğrudan yaşayarak kullanan ve yeri geldiğinde de, mikro-siyaseti uyarınca kentsel mekânı ele geçirerek ehlileştiren/uygunlaştıran (appropriation) kentli siyasi öznenin de önünü açmaktadır. Kentsel karmaşıklığın içsel çelişkilerinden kaynaklı bu ikircikli durum, aslında mekân üzerinden bir tür mücadelenin habercisi olarak kabul edilmelidir – mağdurun, yani, bizlerin sokağa çıkarak muktedire karşı direnebilmesi mümkündür. Yazımızın bu noktasında, genel geçer ve soyut düzeydeki kimi açıklamalardan ziyade, Eylül 2011 yılında, biraz da bizleri şaşırtarak gündeme düşen Wall Street işgalleri ve onun Türkiye’deki kimi yansımalarının izini sürerek, tartışmamızı somut bir düzeye taşımaya çalışalım – ne de olsa bu dosyadan istenen, direnişin gerçek mekânları üzerine örneklemelerle direncimizi görünür kılmak.

New York kenti merkezinde konuşlu Zuccotti parkı, kimine göre son 30 yıllık süreç içerisinde Batı dünyasında yaşanan, en şiddetli olmasa da, bir tür siyasi kırılmaya ev sahipliği etmesi nedeniyle, yakın dönem toplumsal muhalefetin mekanı. Hatta bazı sol düşünürlere göre, “Occupy Wall Street”, sınıf çatışmasının gerçek bir tezahürü olarak addedilmeli. Bu konuda derlenmiş, samimi bir okumayı önermek isterim: ABD’nin haşarı sol düşünürü Noam Chomsky’nin “Occupy” (İşgal) başlıklı deneme yazısı, meselenin ekonomi-politiğine dair değil, bu muhalif söylemin göbeğine yerleşen sivil ve katılımcı hareketin, “eşitlik, demokrasi ve özgürlük” babından yürüttüğü ideolojik mücadeleyi doğru konumlandırması bağlamında da bizlere önemli ipuçları sunuyor.10 Chomsky’ye göre, demokratik hakların talebi,  kent sokaklarında meşru bir zemin yaratarak toplumsal bir muhalefeti tetiklemiştir – burada muhalefetin görünür kılınmasına ilişkin içsel bir saptama olduğunun altı özellikle çizilmelidir. Belki de bu noktada sorulması gereken, kentin sıradan aktörleri mekân üzerinden kamusal bir yüze erişemeselerdi; seslendirdikleri muhalif söylem, farklı coğrafyalarda da karşılığını bulabilir miydi? Yanıtın kolay olmadığını biliyoruz; öte yandan, küresel ölçekte tezahür eden ve özellikle mekân üzerinden kendisini yeniden-üreten egemen iktidarın yol açtığı toplumsal ve çevresel tahribatın büyüklüğü, kaçınılmaz sonu hepimiz için er ya da geç hazırlayacak. Dolayısıyla gelinen nokta sadece ABD için değil, adaletsiz gelişimi en derin travmalarla deneyleyen çeper ülkeler, coğrafyalar için daha da bir kıymetli. Sistemli ve dozu gittikçe artan şiddet, hepimizin paylaştığı derin ancak içinden şu an için çıkılamaz bir toplumsal sayrılığa dönüşüyor.

Şiddete tanıklık edenlerin sözlerine kulak vermeli: 18 Aralık 2012 günü cereyan eden ODTÜ olayları, uzun süreli bir suskunluk sonrası, neredeyse unutturulmaya yüz tutmuş devlet şiddetini yeniden yaşamamız açısından bir ilk olarak görülebilir. Henüz toplumsal, kentli muhalefetinin örgütlü bir yapıya kavuşmadığı bir dönemde, ülkenin bilim üreten saygın kurumlarından bir tanesinde yaşanan ve neredeyse 2 gün boyunca devletin her türlü baskıcı aygıtınca uygulanan şiddetin, yakın dönem tarihimiz açısından önemli olduğunu kimse inkâr etmeyecektir. Göz ardı edilemeyecek bir diğer husus ise, bu şiddete kurumun tüm paydaşlarınca Anayasal haklar kullanılarak verilen ortak yanıttır – Üniversitenin bileşenlerince kısa sürede içselleştirilen ve her geçen gün örgütlü hale gelen direnmeye dair istenç, yabana atılmayacak kadar anlamlı bir toplumsal olgunluğa işaret etmektedir. ODTÜ 2012 yılının son günlerinde, muktedire karşı mücadelenin mümkün olduğunu belgelemiştir; yerleşke açık kapalı alanlarıyla, direnişin mekânıdır artık. Ancak Sezar’ın hakkı Sezar’a; Haziran 2013 Taksim Meydanı sonrası deneylediğimiz ve tüm Türkiye’yi kısa sürede saran Gezi Olayları, iktidar, mücadele ve mekân üçlüsü arasındaki gizil ya da değil tüm ilişkileri bir kez daha gündemimize taşımıştır: Tam da Lefebvre’in dediği gibi, sermayenin mekânı, direnişin mekânına icazet veren içsel çelişkisiyle gündemimizi öylesine işgal etmiştir ki, muktedir ve mağdur arasında süregelen iktidar ilişkisini anlık, ancak tarihsel olarak ağır ve travmatik bir biçimde etkilemiştir.

Bu sürece ilişkin neredeyse altı ay içerisinde ciddi bir külliyat oluşmaya başladı; akademik ya da siyasi tahlillerin ardı arkası kesilmiyor, üstelik her grubun kendi meşrebine uygun açıklama ve yönlendirmeleriyle. Bu konuya ilişkin iki temel yanılsama olduğunu belirterek, Gezi Olayları’na dair son sözümü söylemek isterim. Birincisi, kimi akademik öznelerin salt söylemcilik yaparak, masa-başı tahlilleriyle ve belki de nemalanmak adına ileri sürdüğü yorumlarının, ahlâkî bir sorumluluk içerdiğinin bilinmesi gerekiyor – burada temel sorun, praksis olarak adlandırdığımız ideolojik ve entelektüel angajmanın, teorize etme ve eylemlilik arasındaki hassas konumu üzerine yoğunlaşmaktadır. Kısacası akademik öznelerden, direnç sözcüğünü kullanırken, söyleme ve yapma arasındaki ahlaki dengeleri gözetmeleri beklenmelidir, en azından Noam Chomsky ve David Harvey (ve Edward Said) bu ön-koşulu içselleştiren bir tutum sergilemiştir. İkinci önemli yanılsama, yönetici kadroların olaylara ilişkin bakışında gizlidir; ne ODTÜ ve ne de Gezi olayları sonrasında siyasi iktidar, “demokrasi, eşitlik ve özgürlük” adına toplumsal bir muhalefet koyan geniş katılımlı kitleleri doğru tahlil edebilmiştir. Tam tersine yanılsama öylesine büyük bir boyuttadır ki, iktidarın şiddeti meşru gösteren söylem ve eylemlerde görülen ivme ve yoğunluk, ancak bir tür akıl tutulmasıyla tarif edilebilir boyuttadır. Burada gizil bir diğer yanılsamanın, biz meslek insanları için daha da önem arz ettiğini belirtmek gerekir. ODTÜ olaylarında yerleşke, Gezi olaylarında ise Taksim Meydanı toplumsal muhalefetin önemli bir aygıtına dönüşmüştür ve mekân, direnen kitlelerin salt söyleminde değil eylemliliklerinin de merkezinde yer almıştır – burada direnen özne ile mekân arasında yeni bir tür siyasi bağ söz konusudur. Bu bağın ne menem bir şey olduğuna dair daha üst-ölçekli tahlillerin yapılması zorunluluktur; ancak daha da ötesi, bu tahlillerin iktidar tarafından da yapılmasının şart olduğunu ısrarla belirtmekle yükümlüyüz. Aksi taktirde şiddet, olağan, normalleştirdiğimiz bir terbiye yöntemi, hizaya sokulmak adına meşruluk kazanan bir usule kolaylıkla dönüşebilecektir.

Nitekim bunun işaretlerini yakın dönemde yeniden görmeye başladık; üstelik şiddete meşruiyet kazandıran nedensellik, ısrarla mekân üzerinden kurularak. 6-7 Eylül tarihlerinde ODTÜ Yerleşkesi ‘ne yönelik saldırı ve hemen akabinde ODTÜ Ormanı’ndan geçirilmeye çalışılan yol bahanesiyle uygulanan çevresel tahribat ve kitlesel şiddet, mekânın siyasetine dair tüm bildiklerimize rahmet okutacak kadar densiz ve izansızdır. Öte yandan, sermaye odaklı bu şiddetin muhatabı mekân ise, direnişin öznesi de yine mekân olacaktır; toprağa dayalı sermaye birikimi modeli ve onun sınıfsal aktörleri, kent toprağı üstünde kümeleşen, mekânın gerçek kullanıcılarınca ahlâkî bir yüzleşmeye her daim zorlanacaktır. Bu yüzleşmenin galiplerinin kimler olacağını ise, hiç şüphesiz tarih bize söyleyecek. 1937 Dersim ayaklanmasının önderlerinden Seyit Rıza, kendisini idama gönderen iktidara, “Kerbelâ’nın evlâdıyız, ayıptır, zulümdür, cinayettir” diye seslenir; ahlâken, vicdanen, aklen haklı olduğunun bilinciyle direnen biz siyasi öznelere de benzer bir söz yakışır: “ayıptır, zulümdür, cinayettir!” 11

Notlar

  1. 1937′de başlayan Dersim Katliamı’nın en önemli mağdurlarından Seyit Rıza resmi tarih yazımına göre, devlete karşı isyanları teşvik etmiş ve yönlendirmiştir – cezası idamdır.
  2. Jean Baudriallard, 2010, The Agony of Power, Semiotext(e), The MIT Press, Cambridge Massachusetts and London – New York.
  3. Slavoj Zizek, 1991, The Sublime Object of Ideology, Verso, London and New York.
  4. Max Horkheimer, 2004, Eclipse of Reason, Continuum Press, London and New York.
  5. Genel bir derleme için, bkz: Robert Adam, 2012, The Globalization of Modern Architecture, The Impacts of Politics, Economics and Social Change on Architecture and Urban Design Since 1990, Cambridge Scholars Publishing, Newcastle upon Tyne.
  6. Küreselleşmeye başat yeni bir mimarlığın niteliklerine ilişkin, genel bir değerlendirme, bkz: Güven Arif Sargın, 2013, “Towards An Enigmatic Age: Architecture of Surrender or Resistance,” presented in iNTBAU Conference, Cyprus, Nicosia, May 09.
  7. Kenneth Frampton, 2005, “Introduction: The Work of Architecture in the Age of Commodification”, in  Commodification and Spectacle in Architecture, edt. William S. Saunders, University of Minnesota Press, Minneapolis, London.
  8. Henri Lefebvre, 2003, The Urban Revolution, Trans. Robert Bononno, University of Minnesota Press, Minneapolis, London.
  9. Henri Lefebvre, 1991, The Production of Space, Trans. Donald Nicholson-Smith, Blackwell Publishing, Oxford, Cambridge.
  10. Noam Chomsky, 2012, Occupy, Penguin Books, New York.
  11. Yazar makalenin son okumasını yapan Prof. Dr. Fügen Sargın’a (AÜHF) teşekkür eder.
Source: http://gasmekan.wordpress.com/2013/11/27/k...