“Evet biraz kirleteceğiz, ama zararı yok! " ya da “sıfırlarız, hallederiz ağabey” düzeni…

Dr. Ethem TORUNOĞLU *

Memleket öyle bir noktaya geldi ki, gerçek olanla yok daha neler diyebileceğimiz gerçek üstü olay ve olguların iç içe geçtiği günler yaşıyoruz. Ülkemizde fay hatlarının yok sayılması, yerinin değiştirilmesi ve önemsizleştirilmesi “yasal düzenlemeler” yolu ile yapılırken, “fayyy canına” diyenlerimizin sayısı ne kadar da az, sıradan bir durum olarak algılanabiliyor bu tür hukukun belirlediği politikalar… Kentsel dönüşüm ve kar, rant ve spekülasyon düzeninin sürmesi için, bütün şehir yasası ya da acele kamulaştırma yasası ile belediye sınırları il sınırı yapılırken ekolojinin, ekosistemin sınırları, doğal varlıkları bir düzen içinde var eden işleyiş yasaları ve su, orman, toprak havzaları fay hatları gibi sıfırlanırken, hakim olan rejim ne yazık ki “hallederiz abi rejimi” …

Bu yazının kaleme alındığı günlerde, bir genel seçimin öncesi zamanları yaşıyorduk/yaşıyoruz, ne kadar çok temel atma ve toplu açılış yapılıyor, insanın hayali almıyor gerçekten, bu kadar “önemli” tesisler açan bir ülkede niye resmi rakamlara göre işsizlik % 12 sınırına dayanmış olsun ki? Ya da pahalılık, enflasyon niye bu kadar yüksek oranlara çıksın ki? Gelişme, büyüme rakamları yerde sürünsün, hakikatten bizim hacı yatmaz iktisatçılarımız gelişmeden neyi anlarlar?  Üretim ekonomisi mi? Yoksa faiz, kar, spekülasyon düzeni mi?

Şaşırmıyoruz artık havaalanı pistlerinde paraların yerlere saçılmasına, evet şaşırmıyoruz artık “ayakkabı kutularına giren o paralar benim değil “ dedikten sonra, o paraları faizi ile mahkemen geri alıp, valizlerle taşıma görüntülerine… alıştık mı ne bu kirli düzene?  Çünkü bir sayın yönetici, Ergene Hazvası’nın ve Marmara Denizi’nin bir dizi sanayi faaliyeti ile yeni kirlilik yükü ile karşı karşıya kalması riskine karşı verdiği kurumsal yanıtta, (bu yanıt ülkemizin orman ve su varlığını korumak, geliştirmek görevleri ile işlevlendirilmiş bir kamu otoritesinden gelmektedir.): “evet, biraz kirleteceğiz, ama sorun yok!” demektedir. Buradan, hemen şu cümle ile söze girmek gerekir herhalde, kirliği her düzeyde ve ortamda kabul etmemiz isteniyor.

Ret ediyoruz! Kabullenmiyoruz bu kirli ortamı! Kirleten öder, biraz kirleneceğiz düzenini değiştirmeye de kararlıyız! Ön söz olsun bu…

Renault Otomobil Fabrikası’nda, Bursa’da beş bin işçi iş bırakırken 15 Mayıs 2015 günü, bu durumu fabrika yetkilileri, literatüre yeni bir kavram katarak şöyle yorumluyorlardı:  “öngörülemeyen duruş” (Birgün Gazetesi, 15 Mayıs 2015, s.1 ve s. 4)…

Onların “öngöremediği nedir? durum çok açıktır, sömürü düzeni ve karların en yüksek seviyeleri çıkması sürsün, hem emek hem de doğa sömürüsü alsın başını gitsin, bunun adı sürdürülebilir kalkınma olsun, madenlerde yüzlerce insanımız ölsün, tersanelerde iş cinayetleri ayyuka çıksın, iş hastalıkları ile çaresiz dertlere düşen insanların kayıtları bile tutulmaz olsun, bu duruma isyan eden işçilere her türlü şiddet uygulansın, sonra da bir grev, iş bırakma ya da protesto olayı karşısında, “öngörülemeyen durumla” karşı karşıya olduklarını söylesinler… Evet siz öngörmeyin zaten, bu çarpık ve vahşi yağma düzeni yıkıldığında da öngörüsüzlüğünüzle baş başa kalacaksınız! 1980’lerin “apoletli netekim düzeni” hala sürüyor ne yazık ki, o dönem “…eskiden hep işçiler gülüyordu, şimdi gülme sırası bizde” diyenlerin vahşi ve yok edici düzenleri farklı aktörlerin sahne almasıyla sürüyor. Yaşam mücadelesi, doğaya sahip çıkma, eşit ve özgür bir yaşam arayışı da, halkların hakları mücadelesi de sürüyor bir yandan…

Bu yazı bir çevre günü yazısı olarak planlandı, bakın nerelere geldik çevre gününe dair tek söz edemeden, neler söyledik, acaba çevre demokrasi ile iç içe ve çevre ve doğanın hakları mücadelesi de demokrasi ve toplumsal özgürlük mücadelesinin önemli bir parçası mı?  

Gelelim “Çevre Gününe”…”bir 5 Haziran Çevre Gününü daha idrak ederken…” tarihsel arka plandan hareketle günümüze yolculuk yapalım.

1972’de, Birleşmiş Milletler, “Çevre ve İnsan Konferansı” için hükümetleri bir araya getirirken, o günün dünyasında ve koşullarında, çevre meselesini ilk kez tüm boyutları ile ele alan bir toplantı düzenlemiş olmuştu. Çevre ve sanayileşme, çevre ve kalkınma, çevre ve enerji gibi sorun alanlarından hareketle, dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğine dair endişelerin dile geldiği bu tarihi konferansın toplandığı gün 5 Haziran 1972 tarihi, daha sonra bir milat olarak kabul edilmiş ve “çevre günü” olarak ilan edilmiştir. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bizde de “belirli gün ve haftalar” önemlidir. Mesele ya da olgu neyse, o gün ve hafta bu konuya dair yapılan çalışmalarla, etkinliklerle bir bilinç ve duyarlılık oluşturulmaya çalışılır. Eee iyi güzel, buna kim itiraz edebilir ki? Çevre günü de böyle bir şey diye düşünebiliriz hemen, doğal olarak… Bizim çevre günü duyarlılık etkinliklerimiz, kutlama ve coşku dolu işler olur hep, halk oyunları gösterileri, küçük çocuklara sokakta çöp toplatma “faaliyetleri”, müsamereler ve nutuklar… Peki, bir an soralım kendimize,  5 Haziran 1972’de İsveç’in başkenti Stockholm’de toplanan konferans sonuçları itibarı ile ne demişti?

Bu konferansta yayımlaman bildirge, çevre tarihi ve mücadeleleri açısından son derece önemli konuları karar altına almıştı. İşte bir örnek, 1972 Stockholm Konferansı der ki;          “ herkes sağlıklı ve yaşanabilir bir çevrede yaşama hakkına sahiptir, bu devletin ve yurttaşların ortak sorumluluğudur.” (Keleş, Hamamcı ve Çoban: 2012, s.448) Çok önemli bir vurgu, “çevre hakkı” kavramının ilk kez uluslar arası resmi bir belgede kabul edildiğine dair bir karardır bu… Bu nedenledir ki, Stockholm Bildirgesi’nin tek bir hükmü bile bir gerçeği ortaya koymaktadır; sağlıklı ve yaşabilir bir çevre temel bir insan hakkıdır.

Sonuç olarak, bir yandan “biraz kirleteceğiz” diyerek, bir yandan da “ müsamerelerle kutlanacak” bir gün değildir bu çevre günü…           

Özetle söylemek gerekirse, çevre gününün ya da çevre ile ilgili duyarlığının vs arttığı dönem  (bu da nasıl oluyorsa, ayrı bir sorundur ya) çevre gününün fıtratında olan bir şey değildir, görülüyor ki ve Stockholm Konferansı bize demiştir ki, doğal ve sağlıklı bir çevrede yaşamak bir haktır. Bu hak devletin olduğu kadar, yurttaşların da tesis etmekle yükümlü olduğu bir haktır. Müsamereci ve kirleten öderci bir anlayıştan bu hakkı teslim etmeyi beklemek, “Godot’yu beklemekten”** daha eziyetli ve bedeli ağır olacak bir durumdur.

Bugün, ülkemizin her bir noktasında, deresinde, ormanında, su havzasında süren yağma politikalarına karşı yükselen direniş ve yaşam mücadelesi bu hakkın elde edilmesi mücadelesidir özünde…

Memleketten “Çevre Manzaraları”

Ülkemizde doğal varlıkların hızla kirletildiği ve doğal yaşam alanlarımızı nticarete, piyasa işleyişine terk edilerek suyumuzun, toprağımızın, ormanlarımızın “ticari mal” işlevi gördüğü günlerden geçiyoruz ne yazık ki… Derelerimiz ne bilim ne de hukuk ölçülerine sığmayacak bir şekilde kullanım hakları devri ile şirketlere pazarlanırken, bu ölçütler dışında halk vicdanında ve ekosistemin işleyişinde bu satış ve devir işlemlerinin karşılığının yıkım ve yaşam alanlarımızın yok edilmesi olduğu açıktır. Memleketin her yerinde pıtrak gibi bitiveren nehir tipi hidroelektrik santralleri ile sözde var olan enerji açığını çözmeye niyetlenen “muktedirler”, bir dolu tahribat yaptıktan sonra daha büyük karların peşinde düşerek elli yıllık bir radyasyon hikâyesinin peşine düşme kararını verip, nükleer santral projesini “yeni Türkiye’nin ulusal enerjisi” diye reklam etme riyakârlığını göstermekte bir sorun görmemişlerdir. Nükleer Güç Santralleri ile elektrik elde edilmesi yeni bir teknoloji değildir, inovasyon içermez…1960’da ABD’nin üç mil adasında bulunan nükleer santralde yaşanan kaza, 1986’da Ukrayna’nın Çernobil Nükleer Santrali’nde yaşanan felaket ve Japonya’da 2011 büyük depremi sonrasında Fukişima Nükleer Santrali’nde yaşanan felaket, radyasyon sızıntıları, nükleer atıkların sadece bugün için değil, gelecek kuşaklar için de büyük tehditler taşıması bu teknolojiyi nasıl yeni yapabilir ki? Rusya’nın ihalesini kazandığı “Akkuyu Nükleer” nasıl yerli bir proje oluyor? Çok açıktır ki; hem Akkuyu’da çevresel etki değerlendirme süreçleri göz ardı edilerek yapımına başlanan santral, hem de Sinop ve İğneada için “planlanan santraller” Anadolu coğrafyasının yıkımından başka bir şey vaat etmemektedir.

Kanal İstanbul “Projesi”, Üçüncü Köprü, Üçüncü Havaalanı, Kentsel Dönüşüm proje ve uygulamaları ülkemiz adına yağmanın geldiği boyutlar itibarı ile kâbus bir tabloyu ortaya koymaktadır. Madencilik arama ve işletme faaliyetleri ile orman alanları, tarım toprakları ve su havzaları hızla yok edilme aşamasına gelmiştir. Taç ocakları ve çimento sanayi, ülkemiz inşaat sektörü dışında başka ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere “yükselen bir yatırım” alanı olurken, sağlanan muafiyetler ve Çevresel Etki Değerlendirme süreçlerinin adeta bir formalite haline gelmesi memleketin değişik bölgelerinde soluk alınamaz alanlar yaratmıştır. Dünyanın pisliği ülkemizde kendine yer bulur hale gelmiştir, asbestli gemiler hurda malzeme işlemi görüp gemi söküm tesislerinde baş tacı edilmiştir.

Ülkemiz coğrafyası Aliağa’dan Gaziantep’e, Dilovası’ndan İskenderun Körfezi’ne, Ergene Havzası’ndan Tuz Gölü Havzası’na kadar bu ekolojik yıkım ve felaketin örnekleri ile anılır olmuştur.  

EGEÇEP ( Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği) 2014-2015 yılı Faaliyet Raporu’nda, “doludizgin bir ekolojik talandan” söz edilirken, Kaz Dağları’nda süren madencilik faaliyetlerinin yarattığı yıkımdan, yine aynı bölgede süren termik santral projeleri ile ülkemizin akciğerlerinin yok edilmesinden bahsedilmektedir. Ve ne hazindir ki, tüm bu süreçler adı “çevre düzeni planı” olan bazı belgeler yolu ile yapılmaktadır. (EGEÇEP/Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği: 2015)

Aynı raporda, bir başka önemli konunun altı ise şöyle çizilmektedir:

…   Ne 83 yaşındaki Remziye Saatli, ne de Urla Ovacık Köylüleri bir gün “temiz” denilen bir enerji türünün kâbusları olacağını başlarına gelmeden bilemezlerdi. Tıpkı Karaburun Yayla Köylüleri, Hatay Samandağlılar, Çine Madran İbrahim kavağı Köylüleri gibi... Rüzgâr Enerji Santralleri (RES) için ormanlar, zeytinlikler, meralar bir gecede acele olarak kamulaştırılıp şirketlere tahsis ediliyordu. Aslında daha önceleri Uşak Eşmelilerin, Efemçukurluların, Karadeniz’deki yaylaların, derelerin başına gelenler geliyordu.

“Temiz enerji mağdurlarının” başına da. Acele kamulaştırma kararları 2014 yılına damgasını vuran, sermayenin talanını kolaylaştırmak için AKP’nin bulduğu bir yasal boşluk olarak gündemde kaldı hep. Yüzlerce proje için, Bakanlar Kurulu, şirketler lehine acele kamulaştırma kararları aldı. Resmi Gazete adeta bir ‘acele kamulaştırmaları ilan gazetesi’ haline geldi. Sistemin doğasına, ihtiyaçlarına o kadar uygundu ki. Hem, hiçuzun uğraşlara, çabalara gerek kalmadan halkın elindeki ne varsa alınıp yandaş şirketlere verilebiliyordu, hem de mülksüzleşen, topraksız bırakılan, tarımdan koparılan halk, işçileşerek ucuz iş gücü pazarına sürülüyordu. Ucuz işgücü, ucuz iş güvenliği, bir zaman tarlada tütün, pamuk, zeytin üreten, buğday biçen rençberi Soma’da olduğu gibi yeraltına maden işçisi olarak sokuyor, sonra “fıtrat”la açıklanan bir “kaza” ile mezara gönderiyordu. “Temiz enerji” Yayla köylü Mustafa Şenbahar’ın deyimiyle “pisleşmişti”. Hem doğada yarattığı tahribatla pisleşmişti, hem insanların yaşam alanlarını elinden alıp sömürüye muhtaç ettiği için... “ (http://www.egecep.org.tr/userfiles/file/egecep%20calisma%20raporu%20(2014-2015).pdf)

Ülkemizin “çevre manzaraları” gelecek adına endişe verici bir hal alırken, Çevre ve Şehircilik Bakanı, “durduramazsınız kardeşim!” diye çıkışarak, 3.Havaalanına karşı olanları “ülkenin menfaatini düşünmemekle” suçlamaktadır (http://www.milliyet.com.tr/gulluce-den-chp-ye-durduramazsin-kardesim-istanbul-yerelhaber-736915/).  Bu tür çıkışlar ya da açıklamalar artık bizleri hiç şaşırtmamaktadır. Geçmişte vatan hainliği ile suçlanan düşüncenin mirasçıları olarak, Nazım Hikmet’in dizeleri ile kısa bir yanıt vererek geçmek yeterli olacaktır belki, her seferinde kalkınma ve ülke düşmanı ilan edilmemize karşı vatan ve vatanseverlik yarışı değildir derdimiz, derdimiz sadece bazı olguların deşifre edilmesidir, amacız bazı siyasi “duruşların” şifrelerini çözmektir sadece…

 “…

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarında al kanımızı içmekse vatan,

 vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

 vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

 ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

 vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,   

 vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,  ben vatan hainiyim.

 Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

 Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. (Nazım Hikmet: 1962, s.145)

Şifre çözücülüğüne devam edersek, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerinin bir formaliteden öte anlam taşımadığını göreceğiz. Çevre koruma amaçlı bir “çevre yönetim sistemi” olarak tarif edilen ÇED artık “minareyi çalana kılıf” işlevi gören, adı çevre ile ilintili olmaktan öte anlam taşımayan bir olgu haline gelmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED sürecinin yayınlanan yönetmelik gereği uygulandığı 1993 yılından bu yana 47 bin 314 projede “ÇED Gerekli Değildir” kararı vermiştir. Bu arada, Bakanlık, 3 bin 736 projeye “ÇED Olumlu” yanıtı verirken, 638 proje için “ÇED Gereklidir” görüşünü iletmiş ve bu projelerin ise sadece 33 âdeti gereken kriterleri taşımadığı için “ÇED Olumsuz” kararı ile sonuçlanmıştır. Bu veriler incelendiğinde, ülkemizin çevresel performansının ve karnesinin mükemmel olması gibi bir sonuca ulaşmamız gerekir! Ya da bir yerlerde bir şeyler yanlış işlemektedir… Mesele konuşma ya da “onlar konuşur AKP yapar” olgusuna indirgenecekse, bu yapma fiilinin son derece sorunlu olduğu su götürmez bir durumdur.

Bu verileri incelemeye devam ettiğimizde, işletmelerin, yani yatırımcıların faaliyet öncesi çevresel etkileri araştırmak üzere hazırlatmak zorunda oldukları ÇED raporlarının sektör dağılımı da görülebilecektir. Bu veriler ise daha vahim gerçekleri ortaya koymaktadır:  ÇED olumlu görüşü verilen projelerin yüzde 26’sını petrol ve madencilik projeleri, yüzde 24’ünü enerji projeleri, yüzde 13’ünü atık ve kimya sektörü projeleri oluşturmaktadır. Bu durumda, söz konusu proje ve yatırımların doğaya hiç olumsuz etkisi yoktur denilmektedir. Ne kadar inandırıcı ve bilimsel değil mi?

Bir ülke düşünün ki; Belediye binası kaçak, Cumhurbaşkanlığı Binası kaçak olacak, bir ülke düşünün ki; tarihi ve kültürel değerleri Allianoi’den Hasankeyf’e yağma ve talan politikalarına teslim edilmiş olacak, bir ülke düşünün ki; Atatürk Orman Çiftliği’ne bilim ve hukuk göz ardı edilerek yapılanlar ortada dururken, bazı yöneticiler çıkacak “çevrecinin daniskası” benim ya da biziz diyecekler, bir ülke düşünün ki; kentsel dönüşüm adı altında süren inşaat faaliyetleri ile amacı yoksul insanlara konut sağlamak olan TOKİ (Toplu Konut İdaresi Başkanlığı) ve belediyeler “ortaklığında” insanların barınma ve yerleşim hakları ihlal edilsin, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve birçok büyük kentimizde onlarca mahalle ve binlerce insanımız “soylulaştırma ve rant, kar, spekülasyon projeleri” ile yerinden edilsin, bir ülke düşünün ki amacı yoksullara konut üretmek olan bir kurum artık alışveriş merkezi ve stadyum inşa ediyor olsun ve bir ülke düşünün ki, dünyanın en riskli ve belalı enerji üretim seçeneği olan nükleer santral “Akkuyu nükleer” sloganı ile “gülen ve bu projeden çok mutlu olacakları” imajının verildiği çocuk fotoğrafları ile birlikte kamuoyuna reklam edilsin, bir ülke düşünün ki, doğal varlıkları, doğal kaynakları görülmemiş bir hızla kirletilip, yok edilirken sadece yaşadıkları ortama, suyuna, toprağına, kentine sahip çıkan insanlar yargı önüne taşınsın…

Daha fazla örnek verilirse, adeta düşünmekten vazgeçeceğimiz bir durumla karşı karşıya kalma olasılığının oluşacağı günlerden geçiyoruz. Öyle günler ki bunlar, gerçek ile hayal ya da doğru mu ya da “zaytung” haberi mi diyeceğimiz şeylerin yaşandığı bir ülkeden bildiriyoruz…

Emek ve doğa sömürüsün her gün derinleştiği bir ülkede, zihinlerimiz de kirletiliyor ve sömürülüyor. Örneğin, bir katı atık önlem tesisi 7 yılda 5 kez açılabiliyor ve buna hiç şaşırmıyoruz! (http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/ayni-tesise-7-yilda-5-inci-acilis-toreni-h88105.html)

Birileri “evet, biraz kirleneceğiz” diyorlar, ya da reklamlarda “kirlenmek güzeldir” lafları dolaşıyor… Kirlenme, kirlenmek bir yazgı olmamalıdır oysaki kirletenin ödüllendirildiği bir ülkede “biraz, kirlenmenin” ne ifade ettiğini bilince çıkarmak gereği açıktır. Soma’da maden içsinin kömür karası elleri ve kirli çizmeleri bizim için nasıl bir onursa, işçinin baretini ve çizmesini ona “zimmet yapan” zihniyet o kadar onursuz ve kirlidir.

Ülkemizin denizlerini, göllerini, nehirlerini, sularını, ormanlarını, tarım alanlarını, meralarını, ovalarını, kentlerini ve yaşam ortamlarını kirletenler kendilerine paranın iktidarını kurarken, tarih bize göstermektedir ki, paranın saltanatı elbet bir gün zeytin ağaçlarının dallarına boyun eğecek ve yıkılacaktır. O güne kadar doğal yaşam alanlarının korunması mücadelesi ile kent ortamında süren direniş ve mücadelenin “gezi parkındaki” ruhla birlikte örülmesi ve çevre alanındaki ve kent ortamındaki hak arayışlarının ve mücadelenin halkın hakları mücadelesi ile buluşması gereği açıktır. 

KAYNAKÇA

Akdemir, Özer, Anadolu’nun “Altın’daki” Tehlike Kışladağ’a Ağıt, Evrensel Basım Yayın, Araştırma İnceleme, İstanbul, 2011.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali Teknik Değerlendirme Raporu, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, İstanbul, Kasım, 2014.

Birgün Gazetesi, 15 Mayıs 2015, s.1 ve s. 4

EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği) Çalışma Raporu 2014-2015, EGEÇEP 8. Kurultayı, 28 Şubat 2105, İzmir.

http://www.egecep.org.tr/userfiles/file/egecep%20calisma%20raporu%20(2014-2015).pdf

 Hikmet, Nazım, Son Şiirleri (1959-1963), Vatan Haini, 28.07.1962, Adam Yayınları, Şiirler: 7, 1987

Karababa, Ali Osman (Editör), Kalıcı Organik Kirleticiler ve Sağlık, Güncellenmiş ve Genişletilmiş İkinci Baskı, Çevre İçin Hekimler Derneği, İzmir, 2014.

Karakuş Candan, Tezcan, “Hangi Yüzyıl? Hangi Rejim? Hangi Mimarlık?”, http://www.moblogankara.org/mimarlardan/2014/8/10/hangi-yzyl-hangi-rejim-hangi-mimarlk

Keleş, Ruşen, Hamamcı Can ve Çoban Aykut,  Çevre Politikası, İmge Kitapevi, Ankara, 2012.

http://www.milliyet.com.tr/gulluce-den-chp-ye-durduramazsin-kardesim-istanbul-yerelhaber-736915/

http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/ayni-tesise-7-yilda-5-inci-acilis-toreni-h88105.html

 

*Çevre Mühendisi, Kent ve Çevre Bilim Uzmanı / TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “ Kent İzleme Merkezi Danışma Kurulu Üyesi”

** Godot'yu Beklerken Samuel Beckett tarafından kaleme alınan bir eserdir, “Godot’yu Beklerken”, sahneye konduğu ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır.  Seyirci karşısına ise ilk kez, 1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır. İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi umudu bekleyişe yöneliktir.

Mogan ve E(y)mir Göllerinin Durumu ile İmrahor Vadisi

Ahmet Demirtaş*

İl sınırları içinde çok sayıda gölü olan ve şanslı olarak nitelendirilebilecek illerden birisidir Ankara. Baraj ve göletleri ekleyecek olursak sayının daha da artacağını söyleyebiliriz. Günümüzde Başkent sınırları içinde kalan göllerden iki tanesi Mogan ve E(y)mir gölleridir. Bu göller ve vadi uzun bir koridor oluşturarak hava akımını düzenletme, kirli havanın uzaklaştırılması işlevini görmektedir. Ayrıca Başkent Ankara’ya güzellik katmaktadır. Mogan ve Emir gölleri taşıdıkları bu ekolojik ve biyolojik değerleri nedeniyle 22.10.1990 tarih ve 1117 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın 21.11.1990 tarihinde Resmi Gazete ile yayınlanması sonucunda Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmiştir. Gölbaşı 1/25.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı ise 31.8.1992 tarihinde onaylanmıştır.

Mogan Gölü: Yüzey alanı 561.2ha, ortalama derinliği 3-5 m olan göl Gölbaşı İlçesi içinde yer almaktadır. Denizden yüksekliği 972 metredir. Göl havzasının yapılaşması ve gölü besleyen derelerin getirdiği çamur nedeniyle göl giderek sığlaşmaktadır.(Anonim, 1994)

Emir gölü: 1992 yılında bile adı Emir olarak geçmesine karşın son yıllarda Eymir denmesi şaşırtıcıdır. Yüzey alanı108,8 hektar ve ortalama derinliği 6-10 metre olan göl Çankaya ilçesi sınırlarında yer almaktadır. Denizden yüksekliği 969 metredir. Mogan Gülü’nden akan suyla beslenmekte olup, iki göl arasında 3 metre kot farkı bulunmaktadır. Her iki gölün de 1900’lü yılların başında oluştuğu sanılmaktadır. (Anonim, 1994) İki göl ve çevresinde yer alan sulak alanlar kuş ve balık türleri yönünden varsıldır. 1960’lı yıllardan başlayan ağaçlandırma ve erozyon önleme çalışmalarının sonucu olarak bu göle taşıntı önlendiğinden gölün dolması engellenmiştir. Buna karşın Mogan ile Emir arasındaki dere ve çevresi ise her türlü pisliğin atıldığı bakımsız ve kirli durumdadır.

Emir Gölüne bakan yamaçlarda Kasım 1960 tarihinden başlayan ağaçlandırma çalışmasında(Atatürk Ormanı) karaçam, sedir, dişbudak, akçaağaç, badem, iğde gibi ağaç türleri dikilmiştir. Ağaçlandırmaya koşut olarak yapılan sekileme ve taşkın havuzu oluşturma çalışmaları sonucunda göle gelen taşıntı miktarı yok denecek düzeye indirilmiştir.

Doğuda TRT, batıda Konya Yolu, kuzeyde Oran Yolu, güneyde ise gölü çevreleyen ağaçlandırma olanı olmak üzere gölü de içine alan 1088.5844 hektar genişliğindeki bölge ODTÜ 3 Ormanı olarak tescil edilmiştir. 1997 yılında başlayan Orman Kadastro çalışmalarıyla belirlenen orman sınırları 25.4.2002 tarih ve 24736 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak kesinleşmiştir.  17.10.1997 tarihli Kadastro Tutanağı (sayfa: 47-48) “ODTÜ ile Orman Genel Müdürlüğü arasında yapılan protokol yapıldığını ve Madde 6/c : Her ne şekilde olursa olsun ağaçlandırılmış bu sahalar başka bir gayeye tahsis edilemeyeceği şeklinde kesin hükümler koymuş” olduğunu belirtmektedir.  

Emir Gölü’nden sonra akışa geçen suyun izlediği vadi İmrahor Vadisi olarak adlandırılır. Mühye, İmrahor ve Türközü’ne ulaştıktan sonra İncesu adını almakta, Kurtuluş Parkı ve Sıhhıye’den sonra Ankara Çayı’na karışmaktadır. İmrahor Vadisi verimli toprağı ile çeşitli tarımsal ürünlerin yetiştirildiği bir yerdir. Yakın zamanlara değin tarımsal etkinliklerin yapıldığını biliyoruz.

Vadi yamaçları ve Elmadağı ormandan yoksun, yaban bademi, cehri, karaçalı, kadıntuzluğu, boruk vb. çalı türlerinin seyrek olarak yetiştiği, geriye kalan yerlerin ise bozuk bozkır durumundadır. Bu nedenle yağan yağmur yüzeysel akışa geçmekte ve şiddetli erozyon yaşanmaktadır.  Ankara’daki yapılaşmanın yoğun olduğu dönmelerde Mühye- İmrahor arsındaki tarım arazileri bölgede kurulmuş olan tuğla ve kiremit fabrikalarıyla onların toprak gereksinmesi için talan edilmiştir. Bu fabrikaların çoğu günümüzde kapanmış olsa da çalışanları bulunmaktadır. Toprak alındıktan sonra oluşan derin çukurlar suyla dolmuş ve gölcükler ortaya çıkmıştır. Bu şekilde oluşan çok sayıda gölcük bulunmaktadır. Tuğla fabrikalarının atıkları ise çevreyi bütünüyle perişan etmiştir. Vadi bakımsız, sahipsiz darmadağın duruma getirilmiştir. Her türlü çöpün, inşaat artığı ve yıkıntının dökülmüş olduğu görülmektedir.

Hatip Çayı Ve İncesu Derelerinin taşması sonucu Ankara’da 1957 yılında büyük sel yıkımı yaşanmıştır. Bentderesi yakınlarında gecekondularda yaşayan çok sayıda yurttaş yaşamını yitirmiştir. Yaşanan bu yıkım sonrasında sellerin önlenmesi bağlamında İmrahor Vadisi, İncesu Vadisi ve Hatip Deresi (Hasanoğlan yakını) çevresinde ağaçlandırma yapılması kararlaştırılmıştır. İzleyen yıllarda Kırkkonaklar, İmrahor, Mühye çevresinde sekiler yapılmış, badem ve karaçam ağaçlandırmaları gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar kısmen yapılmıştır. Erozyonun önlenmesi ve sel tehlikesinin tümüyle ortadan kaldırılabilmesi için havzanın bütününü kapsaması gerekirdi. 

            Sermayenin kar hırsını tatmin etmek amacıyla hoyratça kullanılmış olsa da, İmrahor Vadisi Ankara için çok önemlidir. Şu andaki olumsuzluklar giderilerek hem güzel bir görünüme kavuşturulabilir hem de toplumun ortak gereksinmeleri gerçekleştirilebilir. Yapılmaması ve asla düşünülmemesi gereken şey ise; buranın yapılaşmadır. Buranın yapılaşmaya açılması Başkent Ankara’nın geleceğini karartmaktan başka bir şey değildir.

SONUÇ

Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) konularında yetki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmiştir. Mogan Gölü çevresinde gün geçtikçe yoğunlaşan yapılaşma kimsenin dikkatinden kaçmamaktadır. Öte yandan göl çevresindeki sazlıkların sökülmesi ve çeşitli yapıların ortaya çıkması sonucunda göl neredeyse büyük bir havuza dönüşmüştür. ÖÇK bu girişimleri görmezden gelmiştir. Son aylarda ilgili Bakanlığın Emir gölü ve çevresini Ankara Büyükşehir Belediyesine verilmesi doğrultusunda çalışma yaptığı duyumu alınmaktadır. Böyle bir kararın alınması durumunda Emir Gölü ve çevresindeki ormanda yapılaşma başlayacağını söylemek kahinlik değildir. İlgili belediyenin AOÇ’de yaptıklarına bakmak, burada ne yapacağını görmek açısından yeterlidir. Böyle bir yola gidilmesi asla düşünülmemelidir. Zaten böylesi bir girişim hukuka, Anayasa’ya ve yapılmış olan protokola aykırıdır. Öte yandan İmrahor Vadisi’ne bakan erozyon ve kayma riski yüksek dik yamaçlara otel yapılması girişimi Başkente halka karşı yapılmış doğrudan saldırı niteliğindedir. Sermayenin çıkarı, daha fazla karı için her şeyi yaparım, hukuku dinlemem, toplumun geleceğini düşünmem demektir. Ama yağma yok!

Yapılması gereken: Ankara halkının bu göllere geliş gidişlerini sağlamak üzere her toplu taşıma araçlarını yönlendirmek olmalıdır. Dar gelirli insanların kolayca gelmesi ve geri dönmesini sağlamak için her semtte bu göllere sık işleyecek biçimde otobüs seferleri düzenlenmelidir. Bu belediyenin başta gelen görevleri arasındadır. 

*Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği Üyesi

Kaynakça:

Özel Çevre Koruma Bölgesi GÖLBAŞI, ÖÇK Başkanlığı yayını, Ankara, 1994.

 

 

Onur Yaser ve Hatice Can’larımız için Adalet İstiyoruz!

BASINA VE KAMUOYUNA ÇAĞRI

İstanbul Emniyet Müdürlüğü (IEM) Narkotik Şube’de gördüğü işkenceden sonra intihar eden kardeşimiz Onur Yaser ve oğlunun acısına dayanamayarak 3.5 yıllık mücadelesi sonucunda canına kıyan annemiz Hatice Can’ın adalet arayışını sürdürüyoruz. 21 Ekim 2014 günü saat 11:30'da mücadelemize destek için herkesi Çağlayan Adliyesi'ne bekliyoruz.

ODTÜ Mimarlık bölümü mezunu, ressam, müzisyen, dalış sporcusu Onur Yaser Can’ın 2010 yılı Haziran ayında esrar alırken teknik telefon dinlemesine takılmasının ardından yakalanarak, İEM Narkotik Şube’de iki ayrı polis ekibi tarafından maruz bırakıldığı işkence, cinsel taciz, psikolojik şiddet ve daha birçok insanlık dışı ve hukuksuz muamele sonucunda hayatına son vermesinin üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçti.

Bugün bizler, hakkında sahte belge düzenleyerek Onur Yaser'i ölüme sürükleyen işkence sürecine bilfiil katılan iki narkotik polisinin yargılanacağı evrakta sahtecilik davası için bir kez daha tüm basına ve kamuoyuna sesleniyoruz. İçinde yaşadığımız polis devletinde, güvenlik güçlerinin huzur ve güvenliği sağlamak yerine pek çok gence baskı ve şiddet uyguladığını 12 Eylül’den, Gezi Direnişi’nden ve son olarak Kobanê eylemlerinden çok iyi biliyoruz. İşkenceye sıfır tolerans diyenlerin de Onur Yaser’i karakolda nasıl bir travmaya maruz bıraktıklarını ne yazık ki berraklıkla görüyoruz.

Onur Yaser, teknik telefon dinlemesine takılıp yakalandığında, polis karakoluna alınırken “sözde” direnme olmadığından Giriş Doktor Raporu alınmadı. Onur Yaser’i yakalayan polisler yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, kendisini yakaladıklarını ne o günün Beyoğlu Nöbetçi Savcısı’na, ne de CMK 250. Madde kapsamında yürütülen uyuşturucu operasyonundan sorumlu savcılara haber verdiler. Anayasal bir hak olmasına rağmen sözde imzası alınarak biz yakınlarına haber verilmedi. İfadesi alınırken avukat bulundurulmadı. İçeride neler yaşandığını artık sadece işkencecisi polisler biliyor. Onur Yaser, Doktor Çıkış Raporu almak üzere doktora ise, bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci Polis ekibi tarafından götürüldü. Doktor muayeneyi İstanbul Protokolü’ne aykırı olarak bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci polis ekibi doktorun odasındayken yaptı. Bununla birlikte rapor, bulunması gereken en basit bilgileri bile içermeyecek şekilde, üstelik psikolojik vb. diğer muayeneler yapılmadan, “Darp cebir yoktur” şeklinde düzenlendi.

Onur Yaser, onunla eşzamanlı yakalananların hemen sonra serbest bırakıldığı gibi Doktor Çıkış Raporu alındıktan sonra serbest bırakılması gerekirken, bilinmeyen bir yerde 1,5 saat daha tutuldu ve işkence bu süre içinde de devam etti.

Dahası, bugün aynı polisler, Onur Yaser’in ne yakalandığında düzenlenen ifade tutanağından, ne de daha sonra sahte olarak düzenlenip ikinci kez emniyete çağırıldığında kendisine işkence ile imzalattırılan ifade tutanakları ve diğer belgelerden birer suret almayı istemediğini iddia ediyorlar. Maruz kaldığı işkenceye ilave olarak kendisine bizzat psikolojik işkence yapmayı kendisinin kabul ettiği şeklinde iddialar bile ileri sürülebiliyor.

Hayata aşkla bağlı, yaşama sevinciyle dolu olan Onur Yaser’in ölümü, son yıllarda Türkiye’de giderek artan devlet ve polis şiddetinin bir tezahürüdür. On üç yıllık iktidar dönemi boyunca AKP hükümetinin yargıya yaptığı müdahaleler sonucu kolluk kuvvetlerinin üzerindeki hukuki denetim ve yargı mekanizmaları kasten zayıflatılmış ve bu sayede kolluk kuvvetlerinin cezasızlık üzerinden sistematik ve keyfi şiddet uygulamalarının yolu açılmıştır. Dolayısıyla Onur Yaser basit bir intihar vakası sonucu yaşamını yitirmemiş, bizzat kolluk kuvvetlerinin sistematik işkencesi, insanlık ve hukuk dışı muameleleri sonucu katledilmiştir.

Onur Yaser’in annesi Hatice Can, uzun yıllar şimdiki Aile Bakanlığı, eski Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. Ekonomistti. 45 yaşından sonra TODAİE'de Kamu Yönetimi üzerine yaptığı yüksek lisansını birinci derece ile tamamladı. Mevcut birçok kadın hakkının yasalaşmasında son derece  önemli bir rol oynadı ve kadın hakları mücadelesinde hep en ön saflarda mücadele etti. Ancak sırf sosyalist devrimci görüşleri, Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesi olmayı sürdürmekte ısrar edebilen cesaretli iki üç kişiden biri olması nedeniyle, mobbing uygulamalarına maruz kaldı. Zulüm gördü ve bunun üzerine 50'sine yaklaşmışken nice emeklerle hazırlayıp verdiği uzmanlık tezi  ile hak ettiği gibi Kadın Hakları Uzmanı  olarak emekli olmayı tercih etti. Hatice Can, polis şiddetiyle çocuklarını kaybeden annelerden sadece bir tanesi olarak, adalet arayışı mücadelesinde çaresiz bırakıldı; tüm dava sürecinin uzatılması, delillerin bilinçli şekilde karartılması onu yıldırdı ve geçtiğimiz Mart ayında yaşamına son verdi.

Bugün işkence sonucu katledilen Onur Yaser’in ve oğlunun ardından sürdürdüğü adalet arayışında çaresiz bırakılan anne Hatice Can’ın ölümleri sıradan intihar vakaları değildir; her ikisi de devlet baskısı ve polis şiddetinin bizzat sonucudur. Bizler akıl almaz hukuk dışı uygulamalara, polisin rahatça delil karartabilmesine, bilgi edinme hakkımızın yok sayılmasına, yargılamayı yapan ve itirazlarımızı dikkate almayan, takipsizlik kararlarına itiraz ettiğimizde itirazlarımızı reddeden yargıçlara rağmen adalet mücadelemizi sürdürüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bu ülkede bu mevzuat boşlukları, bu boşluklardan yararlanan işkenceci polisler ve işbirlikçisi yargıçlar olduğu sürece gençler bir bir katledilmeye ve cinayetlerin üstü sistematik bir şekilde  örtülmeye devam edecek. Onur Yaser ve Hatice Can'larımız için sürdürdüğümüz adalet mücadelesi, Cumartesi Anneleri’nin, Barış Anneleri'nin, Gezi Direnişi’nin ve hala devam eden Kobanê Direnişi’nin tüm baskılara ve zulme inat çoğalttığı insanlık umuduna ortaktır ve yalnız bırakılmamalıdır. İşkenceye, zulme, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı hep birlikte direnmenin vaktidir.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için adalet istiyoruz. Herkesin mücadelemize destek adına 21 Ekim 2014 Salı günü saat 11:30'da Çağlayan Adliyesi’nde işkenceci polislerin  evrakta sahtecilik suçundan yargılanacağı duruşmaya katılımını bekliyoruz.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için Adalet Platformu