Back to All Events

Türkiye’nin İnsan Hakları Gündemi Konferansi 2013-2014

İnsan Hakları Araştırmaları Ağı'nın bu yıl 5-7 Aralık 2014 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştireceği konferansın çağrı metni aşağıdadır:

"2013-2014 TEBLİĞ ÇAĞRISI

2013 ve 2014 büyük hak ihlalleriyle mücadele ettiğimiz bir dönem oldu. Kimi zaman umutlandık, kimi zamansa yorgun düştük, yenik ve öfkeli hissettik. Bu çağrıyı hazırladığımız sırada, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı verilere göre, yalnızca 2013 yılında 59’u çocuk olan 1235 işçinin iş cinayetlerinde öldürüldüğünü yazmıştık. Ve ne yazık ki şimdi Türkiye tarihindeki en büyük iş cinayetlerinden birini buraya eklemek zorundayız. Devletin özel sektörü kalkındırma politikalarıyla özel sektörün kar hırsının el ele verdiği Soma’da, yüzlerce madenci öngörülebilir bir cinayetin kurbanı oldu. Bu cinayetlere madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde alınmayan güvenlik önlemleri nedeniyle her gün yenileri eklenmeye devam ediyor.

Ayda ortalama 1200 liraya çalıştırılan madenciler ve 846 lira olarak belirlenen asgari ücretle yoksulluk sınırının altında yaşamaya mecbur edilenler, devlet nezdinde işsizlik oranını azaltan rakamlardan ibaret. Bu son iki yılda da devlet, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın gündelik yaşamını belirleyen çalışma koşullarını düzeltmek ve yoksulluğu önlemekle değil, kalkınma politikalarını gerektiğinde baskı ve şiddet aracılığıyla sürdürmekle meşguldü.

Gezi eylemleriyle iyiden iyiye görünürleşen ve başka biçimlerle de olsa artık Türkiye’nin batısında da olağanlaşan devlet şiddeti sokağa çıkanlara karşı amansızca kullanıldı. Devlet şiddetiyle ölenler, yaralananlar, gözünü kaybedenler oldu ve bunlar arasında çocuklar da vardı. Protestoların gerçekleştiği bölgelerde yaşayanlar, sağlık üzerindeki uzun vadeli etkileri bilinmeyen biber gazıyla yaşamaya mecbur edildi. Devlet uyguladığı şiddetin protestolara engel olmadığını anlamış olsa gerek ki, 1 Mayıs ve 31 Mayıs 2014’te Taksim’e girişi engellemek için İstanbul’a on binlerce polis yığarak kenti ablukaya aldı. Ceylanpınar, Lice, Tuzluçayır, Okmeydanı ve Gazi Mahallesi gibi mekanlardaysa şiddet başka her yerde olduğundan çok daha yoğundu.

Devlet, neredeyse tek haber kaynağımıza dönüşen twitter ve youtube’u yasaklayarak, sosyal medya kullanıcılarına davalar açarak, meşruiyetini sarsan krizlerin konuşulmasını engellemeye  çalıştı. İktidarı eleştirmeye cüret eden az sayıdaki medya çalışanı işinden edildi. Medya kuruluşlarına doğrudan başbakan eliyle yapılan müdahalelerin ses kayıtları yayınlandı.

Bir yandan hukukla sınırlı değilmişçesine hareket eden iktidar, diğer yandan siyasi hesaplaşmalarını yargıya taşıyarak ya da yasa değişiklikleri yaparak çözme yoluna gitti.  Hukukun “milli” sınırlarını yeniden tanımlamaya girişti. Hukukun ne zaman ve kimin için adaletsizlik üretip ne zaman ve kimin için adalet getirebileceğine dair tanık olduğumuz çifte standartlar, bizi hukuk aracılığıyla mücadele etmenin sınırlarıyla yüzleştirdi.

Bir sonraki güne hangi siyasi krizle ya da hangi felaketle uyanacağımızı düşündürten bu yoğun gündemin arasında, sabah uyanır uyanmaz duymadığımız ya da duyar duymaz bir yana bıraktığımız ihlaller yaşanmaya devam etti. Suriye’deki savaştan kaçan, sayılarının bir milyonu aştığı tahmin edilen mültecilere yönelik giderek artan ırkçı saldırılara ve medya söylemlerine tanık olduk. Onları dilencilik yapmaya ya da emeklerinin istismarına razı olmaya zorlayan koşullara dair çok az şey öğrendik. Birkaç hafta önce Mazlumder’in yayınladığı rapor, Suriyeli kadın ve çocukların güvenlik için sığındıkları Türkiye’de hangi tehlikelerle baş başa bırakıldıklarını gözler önüne serdi.

Meclis, 250’nin üzerinde kadın örgütünün güçlü itirazlarına rağmen, cinsel suçların kapsamında ve cezalandırılmasında değişiklik yaratan yasa teklifini kabul etti. Cinsiyetçi yargı pratiği nedeniyle zaten var olan cezaların uygulanmamasına ve şiddetin yapısal sebeplerinin görmezden gelinmesine dair kaygılar bir kez daha göz ardı edildi. Cinsel şiddet haberleri karşısında duyduğumuz öfke ve endişe, kadınlara, çocuklara ve LGBTİ’lere yönelik cinsel şiddeti önleyebileceği şüpheli bu yasa değişikliğinin, muhataplarına hiç danışılmadan yapılmasıyla iyice katmerlendi.

Son yılların en kurak kışlarından birini geçirdik. İklim değişikliği, önümüzdeki yıllarda su kıtlığı ve gıda fiyatlarında artış endişelerini beraberinde getirdi. Ama bu endişeler, su ve çevre politikalarının gözden geçirilerek, yanlış uygulamalara son verilmesine yönelik adımları beraberinde getirmedi. Devlet yetkilileri, sonuçlarının öncelikle yoksulları etkileyeceğini bildiğimiz iklim değişikliği’nin yarattığı bu endişelere, yer altı sularının kullanımını içeren bir B planlarının olduğunu ve gerekirse yağmur duasına çıkılacağını müjdeleyerek yanıt verdi.

Eğitim, neoliberal politikaların ve iktidar mücadelelerinin dönüşüme zorladığı alanların başında geldi. İlk ve orta öğretimde hızla ve plansızca uygulanmaya başlanan “kademeli eğitim sistemi”, eğitimin kemikleşmiş arızalarının çocuk ve gençler üzerinde yarattığı tahribata çare olmaktan uzak kaldı. YÖK tarafından, eğitimin kalitesi dikkate alınmaksızın, üniversitelerin fiziksel koşullarının el verdiğinin çok ötesinde rakamlarla öğrenci kontenjanları belirlenmeye devam edildi. Kadrolaşma ve güvencesiz çalıştırma vaka-i adiye haline geldi. Açılan çok sayıda disiplin soruşturmasına, hem öğrenci hem öğretim üyelerine ilişkin disiplin yönetmeliklerinde yapılan ve akademik özgürlükleri tehdit eden değişiklikler eşlik etti. Hukukun ve hukuksuzluğun gündelik hayatlarımızı işgal ettiği bu dönemde, Türkiye’nin hukuk fakültelerinde nasıl bir eğitim verildiği neredeyse hiç konuşulmadı.

Geçtiğimiz yıl içimize umut salan barış sürecinin nereye doğru evrildiğini ve ne kadar yol aldığını tam olarak bilmiyoruz. Gizlilik içinde yürütülen ve hiç bir yasal güvenceye bağlanmayan bu süreçte görebildiklerimiz, kayıp ailelerinin hala yakınlarının kemiklerini aradığı, işlenen cinayetlerin faillerinin meçhul bırakıldığı, yüksek güvenlikli karakolların yapımına devam edildiği, 90’larda Güneydoğu’daki katliamlardan sorumlu olan Ergenekon davası sanıklarının salıverildiği, köy boşaltmalarla, yerinden edilme ve savaşın yarattığı yoksullukla hesaplaşılmadığı, yani hakikatlerin açığa çıkarılmadığı ve adaletin hala temin edilmediğinden ibaret. 1915’in yüzüncü yıl dönümü yaklaşırken hükümetten gelen beklenmedik taziye açıklaması yeni olasılıklara kapı aralasa da, bu coğrafyada yaşayan halkların acılarının görülmesi, duyulması ve tanınması için daha yürüyecek çok yolumuz var.

Peki bilinmezliklerin, belirsizliklerin, derinleşen kutuplaşmaların, haksızlıkların, on yıllardır teslim edilmeyen hakikatlerin, güvensizlik duygusunun ve güvencesizliğin hayatlarımızı böylesine sarıp sarmaladığı bu dönem bize ne yapıyor? Gündelik yaşamlarımızın bir parçasına dönüşmüş haksızlıkların yanından yürüyüp geçmek, bazılarına çok öfkelenmek, bazılarından çok korkmak, bazen de her şeyi unutturup umudumuzu artıran hızlı dönüşümler yaşamak birbirimizle kurduğumuz ilişkileri nasıl etkiliyor?

Bu yılki konferansta hem bu sorular hem de yukarıda sıraladığımız konular ekseninde 2013 ve 2014’te yaşadıklarımız üzerine düşünebilmemiz, sizlerin başvuruları sayesinde mümkün olacak. Sizden gelen başvurularla oluşturulacak konferans programı, 2013 ve 2014’ün hak ihlallerinin ve hak mücadelelerinin haritasını çıkartmamıza yardımcı olmanın yanı sıra, beraberce yol almanın imkanları üzerine düşünmemizi de sağlayacak."

Ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayınız.

Earlier Event: November 29
Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980
Later Event: December 6
Gündem: AOÇ ve Kaçak Saray