İmgelem

Sinan Sinanoğlu

'İmge', görüntü, imaj anlamına TDK sözlüğünde yer alan bir kelime. 'İmgelemek' görüntülemek, hayal etmek, “imajinasyon” anlamına geliyor. 'İmgelem' yine TDK sözlüğünde, psikoloji alanında kullanılan ve hayal gücü anlamında bir kelime. Kaç kişi bilir bu kelimeyi bilmiyorum, ben bilmiyordum. Mesleğimizin gereği olan yaratıcı hayal gücü üzerine bir yazı hazırlamak istediğim zaman bunu öğrendim.

“Ütopyası ve geleceğe dair bir görüşü olmadan dünyayı değiştirmek için yola çıkan hiçbir hareket başarılı olamaz”. İngiliz tarihçi E.H.Carr, Buharin'in 'Komünizmin Alfabesi' adlı kitabına yazdığı girişte böyle söylüyor.

Hayal etmek, bizi vaktinden önce sonuca varmaktan kurtaran bir akıl işlevi. Bizi mutlak ve önceden belirlenmiş hakikatlerin fantezilerinden koruyor ve belki de hiçbir zaman algılayamayacağımız bütünü görebilme zorunluluğu yarattığı için belirsiz. Bu belirsizlik bizi her defasında bir adım ileri götüren bir çabayı gerekli kılar, ilerlemenin vazgeçilmez niteliği olması bu nedenledir. Üstünlüğü, belirsiz olması nedeniyle mutlak olmamasıdır. Mutlak olmadığı için bütün kapılar açıktır ve bu nedenle de evrimin akıcılığını yansıtan hayal gücü, dini veya siyasi hiçbir ideolojinin durduramayacağı insanın en atılgan bir niteliğidir.

 Gelin bu noktada Lenin'in, şair ve düşünür Pisarev'den yaptığı çok bilinmeyen bir alıntısını okuyalım;

“Hayal gücüm, ya olayların doğal akışına yetişir, ya da tamamen bu akışın dışına, olayların doğal olarak hiçbir zaman erişemeyeceği bir yere varır. Birincisinin hiç zararı yoktur, hatta insanlara eserlerini yaratırken gereken desteği, cesareti ve gücü verir. Fakat, eğer insan böylece tamamen hayal yeteneğinden kendisini alıkoyar, eğer insan zaman zaman olayların önüne geçip hayalleri sayesinde bütünü gözlerinde canlandıramaz, ve ellerinde şekillenmeye başlayan eseri göremezse, ben insanları sanatta, bilimde ve yaşamdaki ağır ve zorlu çabasında, hangi sevk gücünün zorlayacağını bilmiyorum.”

Çeşitli yöntemlerle toplumlar sadece fiziksel engelli-özürlü değil, duygusal ve zihinsel olarak da engelli-özürlü duruma düşürülürler. Bu duruma gelen toplumların kültür alanında ilerlemesi, bu alanda kendini koruyabilmesi düşünülemez. Ondan geriye kalan -hayale yer vermeyen-, kültür adı altındaki kötü alışkanlıklar, eskimiş çağdışı kalmış gelenekler ve toplumları içinden kemiren törelerdir. Ancak ileri adımlar atmasını beceren toplumlar, devrimler sayesinde çağdaş geleneklerini yaratabilirler, gerçek kültürün temeli budur.

Hayali kırılmak, yaratıcı hayal gücünü kaybetmek bir insanın olduğu kadar bir ulusun da en değerli bir yeteneğini kaybetmesine benzer, geriye günün kolay anlaşılan boş gerçeklerinden başka bir şey kalmaz. İşin en kötü tarafı ise bu duruma gelerek yeteneklerini ve bir bakıma sağduyusunu kaybeden toplumların bunları yeniden kazanması hiç kolay olmaz, hatta bir daha bunları kazanamayıp tarihin sayfalarına gömülmüş pek çok ulus vardır.

 Bir tartışmanın ve yapıcı eleştirinin yapılabilmesi için gereken ortama sahipken -ki yaratılması en zor şeydir- neden bir türlü herkese yararlı olacak bir tartışmanın gerçekleşmediği anlaşılır bir şey değil. Günümüz ve koşullar buna elvermekle birlikte, ortak bir dil olmadığı görülüyor. Tartışılacak ortam da olabilir, bilgi de, ancak ortak bir dil olmazsa, boşa gider. Kendini tatmin etmekten öteye geçmez.

 Tartışma zemini diyebileceğimiz, ortak olması gereken bilgiler ve deneyimler ve hayallerimizi ortaya atmamız gerekir. Bunu önleyen birinci faktör, deneyimlerimiz dışında bilgimiz ve hayallerimizin farklı olmasıdır. İkincisi -belki de en önemlisi- ortak bir dilden yoksun olmamızdır. Ortak bir dilin eksikliği, bizlerin içine düştüğü durumda olduğu gibi, fikir bildirmekten bizi alıkoyan bir engel haline gelir ve maalesef dışarıdan bakıldığında fikir bildirmekten kaçınmak gibi görünebilir. Bu ise bir aydın grubuna edilecek en büyük hakarettir.

İşte bu noktada Rus devriminin manevi temelini hazırlayan Pisarev gibi, Amerikan ve Fransız devriminin manevi ve fikri zeminini hazırlayan Tom Paine'in 'Sağduyu' (Common Sense) adlı bildirisini örnek vermek istiyorum. Sağduyu dediğimiz insan niteliği insan var olduğu günden beri vardır kuşkusuz ama bu kelimenin anlamını, tanımını ve kavram olarak kişisel ve toplumsal yaşama geçirilmesi ancak Tom Paine'in bu eserini yayınlamasından sonra gerçekleşmiştir. Bu kitapçık sayesinde insanlar Amerikan devrimine karşı mı, taraf mı olacaklarına karar verebildiler, kararlarının yanlışını doğrusunu tartışabildiler. Bu eserin ortaya koyduğu ortak dille, yani kavram birliği ile bunu başarabildiler. Elbette herkesin kişisel görüşleri farklıydı, elbette karar vermekte etkili olan kişisel çıkarları ve ahlak görüşleri çatışacaktı, ama bir sonuca varabilmek, kör dövüşüne yol açmamak için bu kitap onlara kılavuz oldu. 1776 yılında yayınlandı ve semeresini 1789 yılında Amerika Birleşik Devletleri anayasasının imzalanmasıyla verdi. Fransız devriminin akıl hocalarına ışık tuttu, bu devrimin önde gelen muhalifleri bile bu eserin yarattığı ortak zeminde tartışarak düşüncelerini ifade edebildiler.

Atatürk 1919 yılında Amasya Tamimi ile Kurtuluş Savaşının zeminini yaratırken yine bu eserin ortak dilini kullanmıştı. Tom Paine'in çabalarının semeresini vermesi 13 yıl sürmüşken, Atatürk aynı başarıyı 4 yılda gösterdi. 1923'de yeni Türkiye ve çağdaş bir anayasa doğmuştu.

En yüksek bir seviyeye çıtayı koymak ve bir gün mutlaka onu aşacağımıza olan inancımızı kaybetmeden çabalamak amaç olmalıdır. Önemli olan, bu çabadan vazgeçmemek, her gün göstereceğimiz çabanın bizleri her gün daha iyi bir insan ve daha aydınlık bir geleceğe ümitle bakan bir toplum haline getireceğine inanmak, bunu hayal etmektir.

 Hayal etmenin ve yaratıcı hayal gücünün, sanatta, bilimde ve yaşamda yetkili bir disiplin olan mimarlığın unutmaması gereken bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak istediğim için bu yazıyı yazdım.