Neden Yeni ve Farklının Peşinde Değiliz?

Necmi Sönmez

Deneysel Etkinliklerin Gerçekleştirilememesi Üzerine    

Sizi bilmem ama benim son zamanlarda gözlemlediğim en önemli olgulardan biri de, İstanbul sanat ortamında yeni ve farklı eğilimlerin desteklenmediği. Ne kendilerine kurumsal bir yetki biçen özel koleksiyon mekânlarında, ne de üniversite bünyelerinde sanatın farklı yorumlarını irdeleyen deneysel etkinliklerin geliştirilememesi, ister istemez yaratıcı fikirlerden neden bu denli uzak durduğumuz sorusunu gündeme getiriyor. Yeni sanatsal eğilimleri tartışmaya açan festivaller, sempozyumlar, çalıştaylar ve buna benzer etkinlikler ülkemizde bilinçli olarak düzenlenmiyor.    

Hemen belirtmeliyim ki, yeni eğilimler derken, sadece ülkemizde yanlış bir şekilde “New Media Art” olarak tanımlanan dijital imgelere dayalı üretim modelini betimlemiyorum. Geniş anlamda sanatın varoluş biçimlerini sorgulayarak farklı görsellikler peşinde olan sanatçıların illa ki video ya da elektronik tekniklerle çalışması gerekmiyor. Konu, yeni ve farklının “maddeselliğe” bağlı biçimlerinden çok, “düşünsel ve imgesel” olarak günümüz sanatçılarının nasıl bir estetik sorgulamayla farklı içerikleri tartışmaya açtıkları. Küresel bağlamda sanatın eğitimi, üretim ve sergileme modelleri 21. yüzyıl perspektifiyle tartışılırken, ülkemiz sanat ortamında fotoğrafın ötesine geçemeyen “deneysellik algısı” nasıl açıklanabilir? Sanat piyasasının istediği ve desteklediği tarzdaki üretim, sergileme ve koleksiyon oluşturma modellerinin 20. yüzyıl mantığından öteye geçemedikleri ortada değil mi? Yeni düşünce ve deneylere “karşı” olan bir sanat ortamında, “çağdaşlık” adı altında geliştirilen etkinliklerin, bırakalım yaratıcılığı, “güncel” bile olmadığı gerçeğiyle nasıl mücadele etmemiz gerekiyor? Hatta her biri ayrı sorunlara değinen bu soruları, daha da genelleyici bir çerçeveden ele aldığımızda, ülkemizde karşılaştığımız dekoratif, tutucu, hatta bağnaz “sanat anlayışıyla” nasıl mücadele etmemiz gerekiyor?   

Genelde “yeni”ye kapalı bir toplumdan geldiğimiz için olsa gerek, sanat ortamımız da bu eğilimden payını alıyor. Üzerine düşünülmesi gereken, çalışmalarıyla farklı içerikleri, deneysel yaklaşımları irdeleyen hatırı sayılır bir sanatçı kitlesinin varlığına rağmen, bu sanatçıların çalışmalarını ülkemizde sergileyememeleri. Buna paralel olarak yabancı sanatçıların işlerini de göremediğimiz için sonuçta tuval resminin ötesine geçemeyen “tutucu” bir sanat ortamında uzun zamandan beri, eski hikâyelerin ve eski isimlerin eski ayak oyunlarıyla gündeme taşınıp piyasa değirmenin döndürüldüğünü görüyoruz. Tamam, bu Neoliberal değirmen dönsün, aynı su aynı elekten geçsin, buna karşı eleştirmekten başka getirebileceğimiz başka bir savunma modeli elimizde yok. Ama yaratıcı, farklı ve deneysel çalışmalara giren yaratıcı genç sanatçıların karşılaştıkları durumu tartışmak zorundayız. Öncelikle bu sanatçılar çalışmalarını devam ettirebilecekleri olanaklardan yoksunlar. Deneylere girebilmek için gerekli olan alt yapı “kurumsal destek”, asıl görevi bu olan üniversite bünyelerinde bile verilemiyorsa,  genç sanatçılara yönelik destekleme programları kurulamıyorsa “yeninin önünün kapalı olduğu” gerçeğiyle başbaşayız. Sanatçıların eğitimi de, bağımsız olarak çalışmaya başladıkları ilk dönemleri de “deneyden” uzak durulması gerektiğini adeta onların kafalarına kazıyan süreçlerle dolu. Sanatçı adaylarının ilk tecrübeleri böyle bir çerçevede şekilleniyor. Bu tanımlaması kolay olmayan durumu, “kökten tutuculuk” olarak yorumlamamız mümkün mü?   

Haber'in devamı için lütfen siteyi ziyaret ediniz.

Source: http://lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&s...